Çağrı Dizdar, Nelumbo Studios’ta gerçekleşen ikinci kişisel sergisi ARAF’ta, günümüz toplumunun yön duygusunu kaybetmiş hâlini görünür kılıyor. Araf kavramını toplumsal bir ruh hâli olarak ele alan sanatçı; karnaval, maske ve tekrar imgeleri üzerinden ortak referansların çözüldüğü bir dünyayı resmediyor. Minyatür, tezhip ve çini gibi geleneksel sanatları çağdaş bir görsel dille yeniden yorumlayan Dizdar’la, serginin çıkış noktasını, sanat eğitimine dair eleştirilerini ve üretim pratiğini konuştuk.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Çağrı Dizdar, ikinci kişisel sergin “ARAF”, 8 Şubat’a dek Yasemin Green -küratörlüğünde Nelumbo Studios’ta yer alıyor. “ARAF” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Bu serginin çıkış noktası nasıl oluştu?
Araf ve arafta kalmışlık, toplumsal hayatta yaşadığımız sorunlarla başa çıkamayışımızda sıkça gözlemlediğim ve derinden hissettiğim bir hâl. Gerçek ve kural olarak bildiğimiz ne varsa keyfi biçimde eğilip bükülüyor; ortak bir kurallar bütününü kaybediyoruz. Bunun sonucunda kriz anlarında ne yapacağını bilemeyen, yol yordamını yitirmiş, gürültü ve bilgi kirliliği içinde savrulan kitlelere dönüşüyoruz.
Sorun yalnızca referans noktalarımızın geçerliliğini yitirmesi değil; onların yerine yenilerini de koyamıyor oluşumuz. Bu durum, büyük bir huzursuzluk ve sıkışmışlık duygusu yaratıyor. Bugün beyaz olanın yarın siyaha dönebildiği, kavramların anlamını ve ağırlığını kaybettiği, herkesin sosyal medyada kendini defalarca yeniden icat edebildiği bitmeyen bir karnavalın içinde rastgele yönlere sürükleniyoruz.
Her şey parlak, şık ve sofistike görünürken, yüzeyin altında derin bir tedirginlik ve yorgunluk birikiyor. Maskeler hiç çıkmıyor, oyun hiç bitmiyor. “ARAF”, işte bu sonu gelmeyen karnavalı; anlamın askıda kaldığı, yön duygusunun silindiği bu kolektif hâli tanımlıyor.

Serginizde “Karnaval” konsepti önemli bir yer tutuyor. Karnaval ve maske kavramları nelere gönderme yapıyor?
Karnavallar-festivaller-bayramlar, toplumsal sınırların ve kuralların kısa süreliğine askıya alındığı, herkesin maskeler ardında eşitlendiği bir alanı temsil ediyordu. Bu alan, geçmiş dönemlerde sert çizgilerle çizilmiş sosyal sınır ve kuralların toplumda yarattığı stresi boşaltma işlevi görüyordu. Günümüzde yerine bir şey koymadan bu sınırlardan çıkılmasını teşvik ediyoruz. Bu durumda herkes kendi köşesinde kendi kabilesiyle yeni bir kurallar bütünü inşa etmeye başlıyor. Toplumsal ortak zeminimiz altımızdan kayıyor. Her sosyal ortamın kuralları farklılaşıyor ve bizler farklı sosyal ortamda farklı kişiler gibi davranmaya başlıyoruz. Maskeler bu ortak zeminsizlik içinde her mekanda farklı bir kimlik takınma zorunluluğumuzu simgeliyor. Sürekli kişilik değiştirdiğimiz, hiçbir şeyin adını tam koyamadığımız, birbirimizi tanıyamadığımız bitmeyen karnavalımız artık yeni stres kaynağımız.

Minyatür ve tezhip gibi geleneksel kitap sanatlarını çağdaş görsel dillerle ilişkilendirirken nasıl bir yaklaşım sergiliyorsunuz?
Her sanatın geleneği var. Maraş dondurmasının bile bir geleneği var. Ancak kimse resim öğrencilerinden Rafaello’nun, Caravaggio’nun yaptığı gibi resimler beklemiyor. Kimse heykel öğrencilerinden sanki arkeolojik kazıdan çıkmış gibi eli, kolu, burnu kırılmış antik dönem heykelleri beklemiyor. Aksine o öğrencilerden biz kendi dönemlerini kendi tarzlarında yansıtmalarını bekliyoruz. Öğrencilerin klasik yani geleneksel tarzda çalışmalar yapmamaları, sanatlarının geleneğini öğrenmedikleri, bilmedikleri veya çalışmadıkları anlamına gelmiyor.
Peki diğer bütün güzel sanatlar disiplinlerinde durum buyken ben neden geleneksel sanatlarda bunun tersine çalışmak zorundayım? Lisans öğrencisiyken eskiyi olabildiğince iyi tekrar etme üzerine oluşturulmuş müfredatı sürekli sorguladım. Ben neden her dönem ser levha, zahriye gibi yazma eser sayfalarının şablonlarını çalışıyorum? Tamam sanatın özü bu kitap sayfaları ancak o sayfaların aynısını neden sadece tekrar ediyorum, mezun olunca yazma eser mi yapacağım? Bu ağır klasik müfredat bir şekilde son derslerde bir yere bağlanacak mı yoksa böyle kalacak mı? Bu sanatlarda yapılabilecek başka bir şey yok mu? Sadece yazma eser ve hat levha şablonları üzerine çalışmak bu sanatların bugününe dair bir şey olmadığını kabullenmek yani öldüğünü kabullenmek olmuyor mu? Neden sadece klasik motifleri en iyi kimin uyguladığı konuşuluyor da çalışmaların içeriği hiç konuşulmuyor? Kimsenin alışılageldik şeyler dışında söyleyecek bir sözü yok mu? Sanat piyasasında bu işlerle nasıl var olacağım?
Klasik sanata karşıyım gibi anlaşılmasın. Ancak bir hedef ve bağlam olmadan sadece eskiyi en iyi şekilde tekrar etmek üzerine çalışmanın bir anlamı yok ve zaman kaybı. Bu yüzden çağdaş bir görsel dile ulaşmak için önce kendimi farklı bir bölümün öğrencisi gibi hayal etmeye başladım. Farklı bölümlerden arkadaşlarımla konuşarak, atölyelerine ve derslerine girerek ne yaptıklarını, projelerini, yaklaşımlarını yani aslında çalışma yöntemlerini inceleyerek kendi pratiğime yansıtmaya çalıştım. Klasik sanat eğitiminin önemi burada devreye girdi işte. Farklı yöntemleri denerken sanatın yapı taşlarını olabildiğince iyi bilmem gerekiyordu. Özellikle yapı taşları diyorum çünkü olayı sadece kullanılan motiflere ve figürlere indirgediğimizde üstü motifli drone uçuran sarıklı adam kitschliğine varıyoruz. Onun yerine bu sanatın dünyayı nasıl soyutladığını, çizgiyi ve rengi nasıl kullandığını, kompozisyonu nasıl kurduğunu, tekniğinin görsel dilini nasıl etkilediğini incelemeye başladım. Aslında tezhip ve minyatür sanatlarının temel sanat öğeleri üzerine çalıştım da denebilir sanırım. Bu yapıtaşları benim çalışmalarımı yaparken kullandığım araç gereçlerim oldu. Bu araç gereçlerle kendi figürlerimle, kendi renk paletimle, kendi komposizyonumla bir şeyler yapmaya çalışınca görsel dildeki güncelleme de kendiliğinden oluşuyor zaten. Çalışmaların tüm değişikliklerine rağmen hissettirdiği tanıdıklık o yapı taşları sayesinde oluyor diye düşünüyorum.

Minyatür sanatının Batı resim geleneğiyle kıyaslanmasına yönelik eleştiriniz var. Burada sizin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Minyatür, yani tasvir sanatı, özünde metni görselleştiren bir kitap sanatıdır ve işlevsel olarak baktığımızda illüstrasyondur. Teknikleri ve görsel dili sayfa düzeni etrafında gelişmiş, tezhip ve hat gibi diğer disiplinlerle iç içe geçmiştir. Dünyayı stilize eder ve gerçekçilik kaygısı gütmez. Hatta Osmanlı dönemi maaş defterlerinde bile tasvir yapanlar ile resim yapanların ayrı kategorize edildiğini görüyoruz.
Durum böyleyken, minyatüre “Osmanlı resim sanatıdır” demek, bu sanatın klasik Batı resmi ile yanlış bir kıyaslanmasına yol açıyor. Bu bakış açısı nedeniyle insanlar, minyatürün perspektifsiz ve stilize dünyasını bir “eksiklik” veya “teknik yetersizlik” olarak yorumluyor. “Daha gerçekçi olursa daha iyi olur” gibi yanlış bir algı yerleşiyor; sanatın asıl güçlü olduğu taraflar hor görülürken, bu sanatın teknikleriyle gerçekçi tasarımlar yapılmaya çalışılıyor.
Geleneksel kitap sanatlarının, resim sanatı yerine grafik sanatlar ve illüstrasyon ile paralel incelenmesinin çok daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Ancak bu sayede sanatın özüne sadık kalarak, onu dijital arayüzlerde, baskı sanatlarında ve güncel medyumlarda heyecan verici bir şekilde güncelleyebiliriz. Minyatüre bir “resim” gözüyle bakmak, onu ya teknik bir gerçekçilik çabasına ya da eski tarzın tekrarına hapsediyor. Oysa asıl yapmamız gerekenin, güncel ihtiyaçlar ve medyumlarda bu sanatın kendine has dilini yeniden var etmek olduğunu düşünüyorum.

Çizgi roman estetiği pratiğinizde nasıl bir düşünsel ve görsel alan açıyor?
Çizgi roman, minyatürün o iki boyutlu ve sembolik dünyasını nasıl güncelleyebileceğim konusunda bana en büyük motivasyonu sağlayan alan. Özellikle figürlerin dinamizmi, detaylardaki anlatı dili ve soyutlama-gerçekçilik dengesi konusunda çizgi romanlardan çok besleniyorum. Gerçekçilik-soyutlama-tipografi üçgeni arasında farklı yerlere oturan binlerce çizgi roman, benim için minyatür ve tezhibi kendimce yapabileceğimin bir kanıtı gibiydi.
Kâğıt, seramik, dijital arayüz ve interaktif kurgular gibi birçok farklı medyada çalışmalar üretiyorsunuz. Bu çeşitlilik üretimlerinize, pratiğinize nasıl bir etki katıyor?
Geleneksel sanatlar bölümlerinde bir çok farklı medyum (çini, kağıt, kumaş, deri gibi) bir arada bulunur. Bundan ötürü benzer tasarımları farklı medyumlarda görmeye ve medyuma göre tasarımların nasıl değiştiğine aşinayım. Bu değişikliklerin pratiğimle ilgili farklı perspektifler geliştirmemi sağladığını düşünüyorum. Farklı medyumlara adapte olmak estetik dile yeni teknik çerçeveler ve pencereler açıyor.
İşlerinizde toplumsal yapılar ve bu yapılarda tekrar eden meseleler önemli bir yer tutuyor. Bu tekrar fikri sizin için neden önemli?
Sorun çözme iradesi göremiyorum. Gerçekten sorumlu hisseden kimse göremiyorum. Dünyanın parası sadece bir şey yapıyormuş gibi görünmek için harcanıyor. Sergideki arcade oyununda olduğu gibi, farklı karakterler seçsek de hep aynı oyunu oynuyoruz ve aynı seçeneksizliği yaşıyoruz. Bu tekrar, aslında sorunlarımıza karşı gösterdiğimiz ikiyüzlülüğün ve kendi yarattığımız bu vahşi ormanda sıkışıp kalışımızın bir yansıması.

Serginizdeki çini çalışmalarınız oldukça dikkat çekici. Çini pratiğinizle ilgili neler söylemek istersiniz? Geleneksel çini çalışmalarından sizin pratiğinizi ayıran nedir? Minyatür ve çini teknikleri sizin eserlerinizde nasıl bir araya geliyor?
Asıl alanım çini değil ancak en fazla çini bölümünden arkadaşım var. Yıllardır farklı çini atölyelerinde birbirimize yardımcı oluyoruz. Bu yüzden tekniğe ve üretim sürecine epey aşinayım. Geleneksel sanatlarda kullanılan bir motif aslında tüm tekniklerde uygulandığı için bir tezhip öğrencisi olarak çinileri de epey inceledim. Hatta bazen çini incelemek daha verimli oluyor çünkü büyük boyutta yapıldığı için detayları daha net görüp kavrayabiliyorsunuz. Bunlardan ötürü çiniyle de uğraşmam kaçınılmazdı sanırım.
Tüm geleneksel sanatlar disiplinleri çoğunlukla aynı motif ve üslup havuzundan beslendikleri için disiplinler arası geçişler de bana çok doğal geliyor açıkçası. Klasik minyatürle benim pratiğim arasındaki farklar neyse çini içinde az çok aynı şeyleri söyleyebilirim. Osmanlı çini sanatında daha tezyini yaklaşımlara aşina olduğumuz için öyle gelmeyebilir ancak Selçuklu dönemi ve İran coğrafyasındaki örneklere bakacak olursak epey figüratif kompozisyonlarla da karşılaşıyoruz. Beşinci soruda dediğim gibi bu sanatların yapı taşlarına odaklandığım için güncel bir dille ancak klasik anlayışın çok da dışına çıkmadan çalışıyorum. Bundan ötürü kağıt üzerinde yaptığım şeyi çini, deri, kumaş yüzeylere geçirirken zorlanmıyorum. Tasvirlerin çini, cilt, dokuma teknikleri ile bir araya gelmesi yüzyıllardır yapılan bir şey zaten.
Mimar Sinan’daki eğitiminiz pratiğinizi nasıl şekillendirdi?
Pratiğime en büyük katkısı ve bir güzel sanatlar fakültesi içinde diğer bölümlerle yan yana ve şimdi kapatılmış olan Temel Eğitim bölümünden temel sanat dersi alabilmiş olmaktı. Farklı bölümlerin derslerine girebilmek ve öğrencileri ile işlerim üzerine konuşabilmek benim için üniversitedeki en besleyici olan şeydi. Canavar gibi işler yapan 20 yaşında bir grup öğrenciyle kantinde oturup rahat rahat yan yana karalamak kadar verimli bir şey yok. Maalesef bazı üniversitelerde geleneksel sanatlar bölümü mimarlık fakültesinde yer alıyor. Eğer güzel sanatlar fakültesi öğrencisi olmasaydım bugün yaptıklarımı yapamazdım.
Temel sanat eğitimi ise, bence geleneksel sanatlar öğrencileri için şart. Çok soyut motiflerle uğraşıyoruz ancak oraya nasıl gelindiği ile ilgili bir fikrimiz olmuyor genellikle. O çiçekler, figürler neden veya nasıl o şekilde stilize edilmiş? Temel sanat eğitimi olmazsa bu sorunun cevabı bulunamıyor değil aranamıyor bile. Bu derste görsel olarak konuşmayı öğreniyoruz aslında. Bir şey görsel olarak nasıl araştırılır, incelenir ve daha sonra yapılan araştırmaya göre bir kompozisyon içinde nasıl soyutlanır bunu öğreniyoruz. Bu eğitimi almadan geleneksel sanatlarda güncelleşmeye çalışan biri cümle kuramadan hikaye yazmaya çalışıyor bence. Sürekli tekrara düşülmesinin en büyük sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Hem motifleri ve figürleri daha iyi kavramak hem de farklılaştırmak veya yenilerini yapmak için fırçadan önce kalem tutmayı bilmemiz gerekiyor. Her şeyin başında çizim kabiliyeti geliyor. Lisans dönemimde bu işi nasıl kendimce yapacağımı düşünürken Batı’daki dekoratif akımları inceliyordum. Art Nouveau’yu incelerken o organik hareketlerin çiçeklerden nasıl stilize edildiğini aşamalarıyla anlatan bir görsele denk gelmiştim. O ana kadar verilen fotokopilerden motif kopyalayan bir öğrenci olarak gördüğüm çiçek çizimlerinin yüksek nitelikleri beni epey şaşırtmıştı. Eğer farklı bir şey yapacaksam her şeyin başında sağlam bir çizim kabiliyeti gerektiği fikri ile her fırsatta desen derslerine, model çizimlerine katılmaya başladım. İmkanım olsa tüm geleneksel sanatlar bölümlerine yabancı dil hazırlığı gibi bir yıl ağırlaştırılmış temel sanat eğitimi koymak isterdim.

Bologna’daki Erasmus süreci üretim anlayışınızda ne tür kırılmalar yarattı?
Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Erasmus sürecimde ilk defa derslerde “Sen ne yapıyorsun ne yapmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaştım. Net cevap veremediğim bu soru beni epey zorladı. Yurtdışında karşılığı olmayan herhalde tek bölümden geliyordum ve hocalar da beni rahat yönlendiremiyordu. Buna rağmen hocaların sakin ve rahat tavırları beni de pratiğimle ilgili sakinleştirdi. Derslerde sürekli farklı malzemelerle deneysel çalışmak, o an neyi iyi yapabildiğinin değil daha ne yapabileceğinin üzerine gidilmesi teşvik ediliyordu. Bundan ötürü çok farklı şeyleri görme ve tecrübe etme fırsatım oldu. Bir yere ulaşmanın bir sürü farklı yolu olduğunu görmüş oldum.
Önümüzdeki dönemde hangi mecralar ya da kavramsal alanlar üzerine yoğunlaşmayı düşünüyorsunuz?
Aklımda yas, panik ve oyun kavramları dönüp duruyor ama önce hangisi üzerine eğilmek istediğimi zaman içerisinde anlayacağım sanırım.



















