
Canan Tolon, resimlerinde ağırlıklı olarak kolaj ve baskı, çürüme ile üst üste bindirme tekniklerini, malzeme olarak ise saman, ot, pas ve kahve telvesi, fotoğraf, “mylar” gibi sıra dışı malzemeleri tercih ediyor. İşlerinde sürece çok önem veriyor. Kalıcı bir iş yapmaktan ziyade bu gizli yaşamın sürecini göstermek onu daha çok ilgilendiriyor.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sayın Tolon, 1955 yılında İstanbul’da doğdunuz. 1976’da Edinburg’daki Napier Üniversitesi, Tasarım Bölümü’nden mimar olarak mezun oldunuz. Almanya’da Fachhochschule’de iç mimari okudunuz. Ardından Londra Middlesex Polytechnic and Architectural Association’dan tasarım diploması aldınız. 1983 yılında Berkeley University of California’da mimarlık yüksek lisansınızı tamamladınız. Şu anda Kaliforniya yakınlarındaki küçük bir şehir olan Emeryville ve İstanbul arasında bir yaşamınız var. Yoğun bir mimarlık eğitiminden sonra seçiminiz sanattan yana oldu. Eserleriniz ile diyalog kurduğumuz zaman sanata tutkuyla bağlı olduğunuzu çok net hissedebiliyoruz. Her şeyi bir yana bırakıp, tuvali tercih etmeniz konusunda neler söyleyebilirsiniz?
“Foundation” yani ilk seneyi Edinburg’da Napier Üniversitesi’nde okudum, ardından Middlesex Üniversitesi’nde (o zaman Middlesex Polytechnic idi) tasarım öğrenimim sırasında kısa bir süre Almanya’da Faachhohshule’de okudum ve Londra’da Architectural Association’da mimari dersleri aldım. Topu topu beş senelik bir okuma süresiydi ama öğrenimimin en zengin ve en heyecanlı yıllarıydı. O zaman Londra’da sanat dünyası birden fazla yeni akımlarla çalkalanıyordu. Sanat ile teknik arasındaki ilginç ilişki içinde yaşayarak okumuş oldum. Üç yıllığına yüksek lisans için Kaliforniya Berkeley’e gidince, orada da başka bir öğrenim şekli içinde mimari okudum ve ardından Prof. Spiro Kostof ile Mimari Tarihi üzerine doktora öğrenimi yapmak istedim fakat iki sene sonra sevdiğim hocamı kaybedince akademik çalışmalarımı bırakmak zorunda kaldım. Mimari ve şehircilik bürolarında çalışmaya başladım, sonra da küçük bir iş kurdum. On yıl kadar her gün işe gidip geliyordum ama hiç bir zaman çocukluğumdan bu yana sürdürdüğüm sanat çalışmalarımı aksatmadım. Yanımda her zaman bir defter ve kalemle dolaşırdım, hala da öyle. O deftere, aklıma gelen fikirleri ve gördüklerimi çizer, not ederim. Sanat her zaman için en büyük meşgalem oldu, ama ona rağmen sanat öğrenimi görmedim. Öyle bir şey yapmak aklıma hiç gelmedi çünkü sanatçı olmak istemedim; sanatçı olmak söz konusu değildi. Bütün çabalarıma rağmen sanatçı olmamayı başaramadım. Sanatçı olmak aniden verdiğim bir karar değildi, uzun zaman direndim. Sanat güzel bir “meşgale”, ama hem çok güç, hem direnç isteyen bir meslek; hem mahrem hem de uluorta bir hayat… Bu gücü ve bu direnci kendimde bulabileceğimden şüphe ettim. Ama sonunda başka hiç bir mesleğin beni bu kadar tatmin edemeyeceğini anladım.

Çalışmalarınız genellikle, doğa peyzajları, topografik görüntüler ve şehir manzaraları, tektonik şekiller ve yapılarla ilgili. Tabi ki klasik anlamda değil… Teknoloji ve doğa arasındaki gerilim, doğanın giderek bildiğimiz 19. yüzyıl manzaralarından uzaklaşarak, yerine endüstri devriminden sonra insanoğlunun yarattığı tahribat, bozulma, çürüme çalışmalarınızın temelini oluşturuyor değil mi?
90’lı yılların başlarına kadar çalışmalarımda insan vücudu üzerine odaklandım. İnsanların kendilerine ve birbirlerine bakış şekillerine, her kültürün insan vücuduna farklı davranışları ve bunun etkileri ve bu gibi konular beni hep ilgilendirdi. Teknolojik bakış, tıbbi bakış, cinsi bakış, vs., mekan düzenlemelerine yansıyor ve oradan da çevreyi etkiliyor. 19. yüzyılda endüstri devrimi ile mekanize gözün gelişmesi ile insanın insan vücuduna ve çevreye bakışı ve davranışları da değişti ve sonuçta insanın peyzaja ve manzaraya bakış şekli de değişmiş oldu. Erken dönem çalışmalarımda çevreye yapılan muamelelerle insan vücuduna yapılan muamelelerin arasındaki paralelliği gösteriyordum. Bu ilgimin mimariden geldiği muhakkak. Zamanla, ilgim insan vücudundan gitgide çevreye kaydı. 19. yüzyılın bakış seklini alıp şimdiki zamana uyguladığımız da tatminsizliğimizi ve açgözlülüğümüzü ve bunlardan doğan hayal kırıklığımızı açıkça gösteriyor. Yakın dönem çalışmalarımda elektronik bakış ve onun yorumlarına ilgim arttı. Dünya görüşümüzün gitgide parçalanması ve birbirinden bağımsız parçalar halinde algılanmaya başlaması ve öyle yorumlanması beni son derece yakından ilgilendiriyor.

Bazen, yaşadığınız şehirlerde dolaşırken ya da seyahat ederken tüm çimento ve kırmızı tuğla yüzlü binaların beyaza ya da canlı renklere boyandığını, mümkün olan her santimetrekarenin yeşillendirilerek, tüm çirkinliklerin bir nebze olsun kapatıldığını hayal ediyor musunuz? Yıkılmak üzere olan, yanmış, terk edilmiş evler, fabrikalar birçoğumuzun umutlarını kırıyor. Aslında bir anlamda doğanın saflığına olan özlememiz ileride daha az tahribat yapmamızı sağlayabilir mi? Sizin tuvalleriniz bu yıkımları çok net gösteriyor.
Yarım kalmış inşaat projeleri ve çevremizin yıkımı, doyumsuzluğumuzu ve açgözlülüğümüzü sergilediği gibi, bu terk edilen yerlerin ardından yüz binlerce insanın mutsuzluğunu da sergiliyor. İşlerimde bunları konu edindiğimde bu tahribatın yalnızca görsel bir tahribat olmadığını, doğanın saflığına olan özlemimizin de yetmediğini göstermek istedim. Romantik değilim, hayalperest de değilim. Bugünün manzaraları bunlar. Üç boyutlu peyzajlarım ve enstalasyonlarım sahtelik, hayal kırıklığı, kuşku ve aldatılmışlık üzerine kurulu… Görmek istediğimizi görüyoruz. Gözümüze bir takım şeyler çekici geliyor, ama farkında olmadan, iyi baksak da, bir sürü şeyi de eleyerek bakıyoruz, gözümüzü böyle eğitmiş olduğumuz için de bir sürü şey gözümüzden kaçıyor. Önümüzde kocaman bir problem var: Çevremiz… Bunu ne yazık ki hala göremiyoruz. Burada romantik olmayı bir suç sayıyorum.


Resimlerinizde ağırlıklı olarak kolaj ve baskı, çürüme ile üst üste bindirme tekniklerini, malzeme olarak ise saman, ot, pas ve kahve telvesi, fotoğraf, “mylar” gibi sıra dışı malzemeleri tercih ediyorsunuz ve genellikle bu malzemeleri elle uyguluyorsunuz. Bu teknik ve malzeme tercihiniz nasıl oluştu? Teknik ve malzeme sanatınızın en önemli noktasını mı teşkil ediyor? Özellikle “Çalışmalarında çürüme ilk adımdır; başka bir deyişle, yapıtım çürümeden sonra başlar ve bazen ne zaman sona ereceği hakkında hiçbir fikrim olmaz” cümlesini okuyucularımız için biraz açabilir miyiz?
Pas, ot, hava, yağmur, ısı, güneş ışığı, gibi ‘canlı’ malzemeler ile değişken ortamlarda çalışınca işler üzerinde doğanın büyük rolü oluyor. O doğal süreci “düzeltmem” mümkün değil. Tabii ki rastlantıya izin veren, içgüdüleri ile çalışan her sanatçı için bu geçerli. Ne yaptığını bilse de sonucu tam olarak kestirmesi mümkün değil… İşlerimde sürece çok önem veriyorum. Bu nedenle, sürecin tamamlanması, yani bir yapıtın bitmesi, bazen çok uzun sürebilir. Bu süreç sırasında işlerimi sergilediğim oldu, sergi sırasında bu değişimi de sergilemiş oluyorum. Kalıcı bir iş yapmaktan ziyade bu gizli yaşamın sürecini göstermek beni daha çok ilgilendiriyor. Bu isler “yaşadığı” için, yani hala bir değişim içerisinde oldukları için, serginin sonunda ne olacaklarını bilmem tabii ki imkânsız. Bu da işin bir parçası, serginin de konusu oluyor. Bu çalışmalarımda amacım görülmeyeni görünür kılmak… Aynı şey yağlıboya resim çalışmalarımda da geçerli. Ama tesadüf sonucu ortaya çıkan lekelere müdahale etmiyor değilim. Bu çalışmalarımda fotoğraf, baskı gibi reprodüksiyon tekniklerini kullanmadığım halde, ortaya çıkan tamamen bu tesadüfi görüntüler kolaj, baskı ve belgesel fotoğraflar varmış gibi algılanıyor. Bu şekiller, netliği, mutlaka bir durumu, bir mekânı, bir çevreyi çağrıştırıyor çünkü belli belirsiz bile olsa göz mutlaka bir şey görme arayışı içindedir. Tabii kişiye göre şekil algılamaları, görüş açıları, yorumlar değişiyor, ne görmek istediğine bağlı olduğu için kimse aynı şeyi göremez ve her seferinde de aynı şeyi göremez. Bu önüne geçilemez içgüdüsel bir şey. Bu çalışmalarımda amacım daha uzun bir bakış süresi ve birden fazla bakış açısı sunmak.
Bu yaklaşımınızın en ilginç örneklerinden biri, bir serginizde paslanmış metal tabakalar üzerinde büyümeye çalışan çimler enstalasyonunuz olsa gerek. Doğanın, teknoloji karşısında galip gelmesini çok mu arzu ediyorsunuz? Sanat çalışmalarınız dışında, nerelere gitmeyi seviyorsunuz, boş zamanlarınızda neler yaparsınız?
Böyle bir istekte bulunmak, bir bu kavganın sona ereceğini inanmak demek… Bir de göz ardı ettiğimiz bitmez kavganın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyorum. Bunu canlı malzemelerle ortaya çıkan, değişime uğrayan, kalıcı olmayan işlerimi galeriye getirerek anlatmak istedim. Bu süreç içerisinde, işlerimi galeriye getirdiğimde de aslında işlerimi ölüme bırakmış oluyorum ve bunu bütün çıplaklığıyla görünür kılmak istedim.

Tuvalin karşısında olmak yerine tuvalin üzerinde neredeyse yatar pozisyonda çalışmayı tercih ediyormuşsunuz ve bu durumu yerçekiminin sizin için vazgeçilmezliği olarak açıklıyorsunuz. Bu yerçekimi tutkusu tuvallerde nasıl hayat buluyor?
Kullandığım metal, tohum, toz, su gibi ağır, akıcı ve uçucu malzemeler yerde çalışmamı gerektiriyor. Şase üzerine gerilmiş bir tuval üzerine veya dikey bir yüzeye bu tekniği uygulamam yer çekimi yüzünden mümkün değil… Tuvali yerden kaldırıp göz hizasına getirince dinamik bir değişime uğruyor.
İyi bir kitap okurusunuz ve aynı zamanda kaleme aldığınız kitaplarınız da bulunuyor. Bu ilginizi de bir söyleşinizde şu cümlelerle açıklamışsınız: “Her zaman doyumsuz ve çeşitli konulara eğilen bir okur oldum çünkü hastanede geçmiş olan çocukluğumun yitirilen yıllar boyunca kaçırdığım dünyanın yerine kitaplar bir dünya oluşturdular.” Kitapların dünyası ile resmin dünyası nasıl buluşuyor çalışmalarınızda?
Kitaplardan hiç alıntı yaptığım olmadı. O bakımdan bu iki dünya hiç buluşmuyor diyebilirim. En azından görsel olarak. Ama benim için birbirini tamamlayan, kesişen ve doyuran ayrı dünya oldukları muhakkak. Son zamanlarda okumaktan ziyade daha fazla yazı yazdım! Her sergiden sonra yaptığım işi anlatma dönemi başlıyor ve bu benim için yaptığım işin zıt ve zor tarafı. Resim yapmak anlık bir mesele ise arkasından yazı yazmak ve her hamleyi kelime kelime anlatmak bunun tam tersi. Yaptığım işi bozmak gibi bir şey. Sanki sözümü geri alıyormuş gibi bir his. Ama bunun da kurduğum diyaloğun bir parçası olduğunu kabul ediyorum.

İlk dönem tuvallerinizde mekânın içinde ama mekândan tamamen kopuk olarak yer alan figürler, son dönem çalışmalarınızda neredeyse yok oldular. Figürsüz manzaralar sanki ana temanız oldu? Figürler nereye gitti?
Evet, figürler zamanla yok oldular. Bu bağlamda gerekmiyor diyebilirim çünkü ilgilendiğim konu insanın kendisiyle ilgili olmayıp ortaya çıkardığı dünya ile ilgili. Gitgide insan yapımı konulara odaklandım. Issız mekânlar, endüstriyel, kurumsal, kişiliksiz ve yapay yerleri konu edindim. Figürün kaybolması hem konuya verdiğim yakınlığa hem de çalıştığım ölçeğe bağlı. Yerleştirmelerde (enstalasyonlarda) ve büyük ölçekli üç boyutlu çalışmalarımda figür zaten var… O da izleyici. İzleyici sonuçta işlerin bir parçası oluyor.
Son olarak yakın gelecek ile ilgili planlarınız nelerdir?
Bu yıl biraz yoğun geçecek gibi. Gelecekteki kişisel sergilerim ile meşgulüm. Günlerimi telaştan uzak, atölyemde geçirmek kadar keyifli bir şey yok. Planda bu da var. Bu da beni çok mutlu ediyor…
NOT: Röportaj ilk olarak ARTAM Global Art & Design Dergisinin 10. Sayısında yayınlanmıştır.

















