Cem Sağbil’in “Ay Tutan Adam” ve “Hemera” adlı heykelleri, Paris 10. Bölge Belediyesi’nin kalıcı koleksiyonuna alınarak Alban Satragne Parkı’nda kamusal alanda yerini aldı. 2009’da başlayan ve yıllar içinde olgunlaşan bu süreç, bir Türk heykeltıraşın Paris gibi sanatın merkezlerinden birinde kalıcı iz bırakmasının ötesinde; kamusal alan, sorumluluk, dualite ve zamansızlık üzerine derin bir düşünme alanı açıyor. Sağbil, sanatsal yolculuğunu, bronzla kurduğu ilişkiyi ve heykelin gündelik hayatla temas ettiği noktaları söyleşimizde içtenlikle anlatıyor.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sayın Cem Sağbil, “Ay Tutan Adam” ve “Hemera” isimli iki heykeliniz Paris 10. Bölge Belediyesi tarafından Alban Satragne Parkı’nın girişinde sergilenmek üzere kalıcı koleksiyona alındı. 2009 yılında başlayan bu süreci sizden dinleyebilir miyiz?
Paris’te 2010 yılında yapılan “Türk sezonu” kültür ve sanat organizasyonu içinde 10. Bölge Belediyesi tarafından davetli olarak büyük bir sergi açmaya gittim. Sergi bünyesinde bu iki heykel de vardı, heykeller konulan parkta üç yıl kadar sergilenmeye devam etti. Akabinde belediye bu heykelleri koleksiyonuna katmaya karar verdi, 2020’de başlayan Park Restorasyonu sonrası, 2025 sonbaharında bu heykeller parka kalıcı olarak yerleştirildi.
Paris gibi sanatın kalbi sayılabilecek, sanatla iç içe bir şehirde, kamusal alanda kalıcı eserlerinizin bulunması sizin için ne ifade ediyor?
Tabii çok heyecanlı bir süreç ve dolu dolu takdir edilme duygusu hakikaten çok değerli.

Heykellerinizin Alban Satragne Parkı’nda, günlük hayatın akışı içinde var olmasıyla ilgili nasıl bir izleyici ilişkisi hayal ediyorsunuz?
Gerçeği konuşmak gerekirse orada yaşayan halkın, izleyicinin reaksiyonları, tabii ki benim gibi veya beni yakından tanıyanların ve bu heykellere ilgi duyanların ilişkisi gibi olmayacak. Bu ilişki bir parçada zamanla gelişecek olan bir durum, şöyle bir şey daha var, bazen direkt olarak görmediklerimiz de hayatımızda ciddi salınımlar yapar. Dolayısıyla ben böyle bir beklenti yerine gelişmeleri izlemeyi tercih ediyorum.
Paris Belediyesi koleksiyonunda yer alan ve kamusal alanda kalıcı eseri bulunan tek Türk heykeltıraş olmak size nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
Kamusal alanda iş yapmak, heykel yapmak -bu tabi bina da olabilir- bana göre çok ciddi sorumluluk isteyen bir durum. Şöyle örneklemek isterim; bir doktor, bir hastayı masada hata yapar öldürebilir, bir mimar veya bir heykeltraş bir halkı öldürebilir. Tabi bu sadece fiziksel olan bir şey değil. Ben olabildiğince bu sorumluluk duygusu ile hareket etmeye çalışıyorum.
“Ay Tutan Adam” ve “Hemera” heykelleriniz, sizin sanatsal diliniz içinde nasıl bir yerde duruyor?
O heykelleri yaparken çok heyecanlandım, çok keyif aldım ve epey de uğraştım. Sanırım bu heykellerde bu hissediliyor ama sanatsal dili ve sanatın içindeki yeri, nasıl etkilediğini sanırım başkaları söyleyecek

Eserlerinizde sıkça karşılaştığımız dualitenin (gün/gece, kadın/erkek, doğu/batı) bu heykellerdeki karşılığını nasıl tanımlarsınız?
Bu iki heykel arasındaki zıtlık, dualite aynı zamanda heykellerin kendi içlerinde de var yani erkek kadın, ellerinde tuttukları semboller, ay tutan’da, dişi sembolü ayı yani duyguyu elinde tutar. Hemera ise kadın olarak, Güneş’i Apollon, Eril gücü ve mantığı elinde tutar.
Figürlerinizin zamansız ve mekânsız bir ruh taşıdığı söylenebilir mi? Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet heykellerimin zamansız ve mekansız olması benim için çok önemli. Çünkü bana çok büyük ve geniş bir oyun alanı sunuyor, daha felsefi boyutta çalışmamı sağlıyor ve ülkeler arasında çok sık gidip gelmelerim olduğundan dolayı aidiyet duygusu daha subjektif yani öznel oldu.
Bronzla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tarif edersiniz? Bu malzeme anlatmak istediklerinize nasıl karşılık veriyor? Bronz döküm atölyesi kurmanız üretim pratiğinizi nasıl etkiledi?
Bronz tarihten bu yana sanatçıların büyük bir özenle kullandığı malzemelerin ilk sırasında gelir. Kalıcılığının yanı sıra yapılan işin bütün detaylarını yansıtması bakımından da çok önemlidir. Böyle bir atölyeye sahip olmak sanatçı olarak hakikaten muhteşem bir duygu.
Ama normalde bir sanatçının bronz atölyesi olması şart değil, çünkü bu tamamen teknik bir iş, bir üretim metodu ve bir ekip işi.

1976-1979 yılları arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldınız. 1981-1988 yılları arasında Almanya, Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisi’nde bulundunuz. 1999’da ise İzmir’de Bronzhane adlı bronz döküm atölyesini kurdunuz. Türkiye’den Almanya’ya, oradan Paris’e uzanan sanat yolculuğunuzda sizi en çok dönüştüren deneyim ne oldu?
Ne kadar dönüştüğüm hakkında pek bir şey söyleyemeyeceğim ama şunu söyleyebilirim, bir akış, yani mutasyonlardan ziyade bir akış içinde kendi normal sürecinde olmak, bir çizgiyi yakalamak çok önemliydi ve buradaki en önemli şeylerden bir tanesi de o devamlılığı yakalamaktı.
Akademi yıllarınızdan bugüne heykel anlayışınızda en büyük kırılma nerede yaşandı?
Şu an böyle bir şey söyleyemem çünkü benim bütün sürecime baktığım zaman hep küçük de olsa pozitif gelişmeler var. Dolayısıyla kırılma gibi böyle bir tavırlı kelime kullanmayacağım ama bundan sonra olacaklar, hatta sanat hayatında, ciddi kırılmalar olacağını düşünüyorum.
Genç heykeltıraşlara ve sanatçılara, özellikle uluslararası alanda var olmak isteyenlere ne söylemek istersiniz?
Artık Sadece iyi sanat yapıyor olmak sanıyorum yetmiyor, teknolojiyi çok iyi takip etmek gerekiyor. Sürat bizim en büyük düşmanlarımızdan biri, üretim metotları çok değişiyor. İnsanlarla olan ilişkiler dolayısıyla çok değişiyor. Sanatçıya kalan merak, yapılan işin duygusu ve çok çalışmak. Galiba sanat yapmak bir yaşam biçimi, bütün artı ve eksileri ile…


















