Hasan Cem Araptarlı, “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi” sergisinde karı bir manzara unsuru olmaktan çıkarıp düşünsel bir aralığa dönüştürüyor. Derya Yücel ve Hasan Cem Araptarlı ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, sessizlik, zaman, iz ve yavaşlık üzerinden kurulan yeni anlatı biçimini konuşuyoruz. Sergi, 28 Şubat’a kadar Yapı Kredi bomontiada’da izlenebilir.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Hasan Cem Araptarlı: “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi” serinizin fikri nasıl ortaya çıktı? Bu seri sizin için hangi kişisel ya da düşünsel arayışın sonucu?
Uzun süre olayın, dramatik anın ve anlatının dışa dönük tarafının peşinden koştum. Fakat bir noktada hikâyenin kendisinden çok, hikâyeyi mümkün kılan zemine bakmak istedim açıkçası, yeni bir anlatı denemek istiyordum.
O dönemde artık olayların değil, formların; insanın kendisinin değil, insana ait izlerin peşine düşme ihtiyacı hissediyordum. Daha az gösteren ama daha çok düşündüren, daha az bağıran ama daha derin yankılanan fotoğraflar üretmek isteğimin sonucu bu proje.
Kar, dünyayı sadeleştiriyor, fazlalıkları siliyor, sınırları yok ediyor, coğrafyayı belirsizleştiriyor, zamanı yavaşlatıyor. Böylece fotoğraf, belirli bir yerin ya da olayın kaydı olmaktan çıkıp daha düşünsel bir alana açılabiliyor.
Sevgili Derya Yücel “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi” başlığı size ilk olarak ne düşündürdü? Bu başlığın serginin kavramsal çerçevesindeki rolü nedir?
Başlık bana tamamlanmış bir hikayeyi değil, henüz kurulmakta olan bir alanı çağrıştırdı. “İlk cümle”, bir sonuca değil bir başlangıca işaret eder, yönü belirler ama hikâyeyi de açıkça anlatmaz. Bu sergide kar da tam olarak böyle işliyor. Dünyayı kapatan bir örtü olmasının ötesine bakmayı öneriyor. Görüntüyü sadeleştirerek izleyiciye yorumlayabileceği, tamamlayabileceği bir boşluk açıyor. Dolayısıyla başlık, serginin temel yaklaşımını yani açık uçluluğu ve izleyiciyi anlatının bir parçası olarak konumlandırmasına işaret ediyor.

Derya Yücel: Hasan Cem Araptarlı’nın bu yeni serisini önceki projelerinden ayıran temel unsur sizce nedir?
Araptarlı’nın pratiğinde insan, coğrafya ve yaşam biçimleri arasındaki ilişki her zaman belirleyici olmuştur. Önceki projelerde bu ilişki daha görünür, daha doğrudan bir belgesel bağlamda ele alınırken, bu seride aynı hattın daha içe dönük, daha düşünsel bir patikaya saptığını görüyoruz. İnsan figürü geri çekiliyor, mekân, iz ve atmosfer daha belirgin hâle geliyor. Bu nedenle seriyi bir kopuş olarak değil, sanatçının anlatım yönteminin sadeleştiği ve yoğunlaştığı bir aşama olarak okumayı tercih ediyorum.
Derya Yücel: Kar metaforunu bir manzara unsuru olmaktan çıkarıp bir “düşünme alanı” olarak okumaktan söz ediyorsunuz. Bu alan izleyici için nasıl bir deneyim öneriyor?
Kar, dünyayı geçici olarak yavaşlatan ve sadeleştiren bir yüzey oluşturur. Görsel ve işitsel gürültü azalır, yönler silinir, ayrıntılar geri çekilir. Bu askı hâli izleyiciyi yalnızca bir görüntüye bakmaya değil, kendi algı biçimini fark etmeye davet eder. Fotoğraflar kesin anlamlar sunmaz aksine bellek, sessizlik, zaman ve yalnızlık gibi deneyimlerle rezonans kuran açık bir alan yaratır. İzleyici, gördüğü kadar hissettiğiyle ya da kendi hafızasıyla da hikâyeyi tamamlar.
Hasan Cem Araptarlı: “Onun Bı̇lı̇p de Benı̇m Bı̇lmedı̇ğı̇m Ne Acaba” isimli fotoğrafınız ile serginin başladığını söylüyorsunuz. Bu fotoğrafı özel kılan nedir?
Hiçliğin ortasında, karla kaplı bir dağın başından arkasında bıraktığı izi ve gölgesiyle aşağıya doğru inen bir adam! Nereden geliyor, nereye gidiyor, hikayesi ne acaba? Bugün hala düşünüp farklı farklı sonlar buluyorum bu fotoğrafa.
Bu sergide izleyici hep hikayenin bir parçası, tamamlayıcı olsun istedim. Kar ne kadar örterse örtsün hep bir şeyleri açıkta bırakıyor. Bir form, bir iz, çocukluğundan bir hatıra, bir duygu. Kar fotoğrafları insanın iç dünyasına tutulmuş bir ayna gibi. Fotoğraflarda görünen hikayenin sonrasını izleyici kendi iç dünyasının materyalleriyle tamamlayacak.

Derya Yücel: Sergi kurgusunda mekânla nasıl bir ilişki kurdunuz? Yapı Kredi bomontiada’nın atmosferi seçkide belirleyici oldu mu?
Bomontiada’nın endüstriyel geçmişi ve geniş, yüksek hacimli mekânı bu sergi için önemliydi. Bu mimari yapı, karın yarattığı boşluk duygusunu destekleyen nötr bir arka plan sunuyor. Yerleştirme sırasında mekânın dolaşım ritmini dikkate aldık. İzleyicinin hızlı bir tüketim deneyimi yerine yavaşlayarak ilerlemesini, görüntülerle baş başa kalabileceği ve metinlerle desteklenen duraklar oluşturmasını hedefledik. Temaları, izleyicinin sergiyi dolayımlamasında bir rehber gibi ele alarak izleme rotasını giriş, gelişme ve sonuç olarak konumlandırdık. Bu anlamda mekân yalnızca bir sergileme yüzeyi değil, deneyimin aktif bir parçası hâline geldi.
Derya Yücel: Fotoğrafların yerleştirme düzeninde anlatısal bir akış mı, yoksa sezgisel bir ritim mi ön planda?
Klasik anlamda lineer bir anlatı kurmak yerine tematik kümeler üzerinden ilerleyen, daha çok sezgisel bir ritme dayalı bir düzen tercih ettik. Fotoğraflar İZLEYİCİ, SESSİZLİK, ZAMAN, ÖZGÜRLÜK, YABANCILAŞMA ve ÜTOPYA başlıkları altında gruplanıyor ancak bu başlıklar kesin sınırlar çizmekten çok bir düşünme yönü öneriyor. İzleyici sergiyi tek bir rota üzerinden değil, kendi deneyimiyle de kuruyor.
Derya Yücel: Sergide sessizlik önemli bir kavram olarak öne çıkıyor. Sizce fotoğraf sessizliği nasıl görünür kılar?
Fotoğraf zaten doğası gereği sessiz bir medyum ancak bazı imgeler bu sessizliği yoğunlaştırır. Karın dünyayı örtmesiyle birlikte hareket azalır, ses kaynakları görünmez hâle gelir, boşluk büyür. Ufuk çizgisinin silikleşmesi, insan figürünün küçülmesi, izlerin tek başına kalması gibi görsel unsurlar izleyicide duyusal bir suskunluk hissi yaratır. Bu sessizlik bir yokluk değil, algının keskinleştiği bir durumdur.

Derya Yücel: Karın hem örten hem açığa çıkaran bir güç olması küratöryel okumanızda nasıl bir karşılık buldu?
Kar paradoksal bir doğaya sahiptir, örter ama aynı zamanda görünür kılar. Ayrıntıları silerken biçimleri belirginleştirir, gürültüyü bastırırken boşluğu büyütür. Küratöryel okuma da bu ikili yapı üzerine kuruldu. Fotoğraflarda kar, unutmayı temsil eden bir beyazlık olması ötesinde izleri ve kırılganlığı daha güçlü biçimde ortaya çıkaran bir ara yüz olarak ele alındı. Bu nedenle sergi, görünür ile görünmeyen arasındaki geçiş alanını araştıran bir deneyim sunuyor.
Hasan Cem Araptarlı: Türkiye’nin doğu coğrafyasında kış mevsiminde çalışmak nasıl bir deneyimdi? Fiziksel ve duygusal olarak sizi nasıl etkiledi?
Fiziksel olarak zor tabii. Sizi sürekli maksimumda zorlayan, hırpalayan şartlar altındavçalışıyorsunuz.
Duygusal olarak ise hem öğretici, hem heyecanlı, hem de derinlemesine düşündürücü. Tüm dünyanın, yaşamın karla kaplanıp, fonksiyonların durduğu, zamanın askıya alındığı bir yerde hikayeni anlatacak izlerin peşine düşüyorsun. Dünyaya başka bir gözle yeniden bakmaya başlıyorsun.
Hasan Cem Araptarlı: Karı bir doğa olayı olmaktan çok bir “ara yüz” olarak ele aldığınızı görüyoruz. Bu kavramı biraz açabilir misiniz?
Karla kaplı fotoğraflara bakan biri dünyayı “kullanılabilir” değil, olduğu haliyle görmeye başlar. Kar yolları kapatır, yönleri siler, işlevleri bozar. Bir özgürleşme alanı açar.
Beyazın mutlaklığıyla karşı karşıya kaldığımızda cızırtı kesilir, gündelik yaşamın yabancılaşmış nesneleri görünmez olur, insan iç sesiyle baş başa kalır. Gürültüyle dolu bir çağda, anlamın yeniden inşa edilebileceği bir aralık oluşur.
Bazen dünyayı yeniden görmek için, önce onun üstünü örten sessizliğe bakmak gerekir.

Hasan Cem Araptarlı: Bu seride zaman kavramı belirgin bir şekilde hissediliyor. Fotoğraflarınızda zamanı nasıl kurguluyorsunuz?
Karla kaplanmış bir manzara zamansal bir kopuş yaratır. Her şey donar, hareket askıya alınır.
Zamanın akışına değil derinliğine tanıklık etme fırsatı belirir. Kar fotoğrafları tam da bu donmuş ânı, modern yaşamın hızına bir karşıt ritim olarak sunar: yavaşlık, görmenin yeniden doğduğu yerdir.
Hasan Cem Araptarlı: Belgesel fotoğraf ile şiirsel anlatım arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
İkisinin arasında her zaman gerilimli bir ilişki vardır. Gerçek hayatı fotoğraflarken işin estetik tarafını da ihmal etmemeniz gerekiyor. Aksi durumda hızla yapılmış bir gazete haberinden öteye gidemezsiniz. Fakat estetik tarafı abartıp gerçek hayattan koparsanız da o işler kimseye geçmez. Bu dengeyi kurabilmek işi sanat yapar.
Hasan Cem Araptarlı: Çalışmalarınızda sıkça görünmeyeni görünür kılma motivasyonundan söz ediliyor. Bu seride “görünmeyen” nedir?
Görünmeyen, bilinmeyen değil de modern dünyanın sürati ve yükü karşısında görünmezden gelinen şey insanın zaman zaman yavaşlamaya olan ihtiyacı. Modern dünyada her şey bir faydaya, bir işleve indirgenmiş durumda. Kar fotoğrafları tam da bu donmuş anı, modern yaşamın hızına bir karşıt ritim olarak sunar. İnsan sadece hızla değil yavaşlıkla da tanımlanır. Bir varlık olarak derinliğimiz, belki de en çok durduğumuzda, beklediğimizde, seyrettiğimizde ortaya çıkıyor. Bu serinin düşündürmek istedikleri bunlar.

Hasan Cem Araptarlı: Serginin son bölümünde “Kar, erir!” cümlesini görüyoruz. Serginin son bölümünde izleyicilere neyi hatırlatmak istiyorsunuz?
Karla kaplı bir dünya, ilk bakışta arınmış ve temiz bir başlangıç hissi uyandırır. Bu beyazlık, insanın zihninde “başka türlü bir yaşam” düşüncesinin belirmesine, bir ütopyaya kapı aralar. Ancak ütopya, mevcut olanın yanlışlığına işaret eden bir boşluktur. Dünyayı düzeltmez ama onun kusurlu halini daha görünür kılar. Kar erir ve gerçek dünyayla baş başa kalırız. İzleyiciyi bir soruyla uğurluyoruz: Geçici olan bir güzellik, yine de düşünmeye ve daha güzel bir dünya için direnmeye değer midir?
Sergiyi gezenler kısa bir süreliğine de olsa modern dünyanın süratinin, hırslarının, yüzeyselliğinin hayatlarımızdan çaldıkları üzerine düşünse iş başarıya ulaşmış demektir benim için.
Hasan Cem Araptarlı: Çekim sürecinde sizi en çok etkileyen ya da hafızanızda yer eden bir an var mı?
Dört bir tarafı karla kaplı dağlarla çevrili bir coğrafyada tek bir ağacı fotoğraflarken hissettiğim zamanın askıya alınma halini ve o mutlak sessizliği hissetmek oldukça değişikti.
Hasan Cem Araptarlı: Daha önce farklı coğrafyalarda üretimler gerçekleştirdiniz. Bu seri, o uluslararası deneyimlerinizle nasıl bir bağ kuruyor?
Nerede proje yaparsam yapayım sonuçta ben modern insanın önüne başka vadilerden yansıyan bir ayna koymaya çabalıyorum. Yanlış toplumsal sistemlerin hayatlarımızdan çaldıklarını hatırlatan, bunları biraz daha görünür kılan bir ayna, hep beraber düşünelim diye. Tüm işlerimin ortak noktası, derdi bu.



















