Sanat ve Ölüm, yanyana gelince irkiltici ve uyumsuz bir etki bırakıyor, ancak bu iki gerçek birlikte bilimsel, yazınsal ve sanatsal olarak tarihsel ve güncel kullanımda. Bilgilenmek isteyen internette sayısız örnek bulabilir.
Ülkemizde ölüm her yönden oldukça sıradanlaşmış bir gerçek; çeşitli cinayetler, kazalar yalnız medyada açıklandığı gün izlenip ertesi gün unutuluyor. Ülkemizde sanat da çeşitli zorluklara karşın dirençle üretiliyor ve etkinlikler sürdürülüyor. Yakın ve uzak coğrafyadaki savaşlar ve çatışkılarda ise, sınırsız kitlesel ölümler gerçekleşiyor; aynı zamanda en üst düzeyde seçkin sanat etkinlikleri de gündemi işgal ediyor ve sanat piyasası gücüne güç katıyor.
Örneğin: 2025’teki bu güncel ölüm konusunun en ilginç sanatsal örneği de Frida Kahlo’dan; Uyku (Yatak) başlıklı resmi 44 milyon dolara satıldı. Bu resim yaşamı, ölümü ve mücadeleyi ele alan bir oto portredir. Kahlo’yu -hastayken- asmalarla süslenmiş altın bir battaniyeye sarılı halde ahşap bir yatakta uyurken tasvir eder. Üzerinde ise çiçeklerle taçlandırılmış ve dinamitle bağlanmış bir iskelet yüzer; bu da ölümlülüğü Día de los Muertos gibi Meksika gelenekleriyle ilişkilendirir.
On yıllık bir sürece bakıldığında istatistik haritasındaki belirli coğrafyalarda -ki bizim de içinde olduğumuz- sonu gelmeyen düşük ve yüksek yoğunluklu ve geniş ve dar kapsamlı savaşlar var. 2025 yılında, özellikle Ukrayna, Gazze, Sudan ve Irak-Suriye hattındaki savaşları sosyal medyadan gün be gün izliyoruz. Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, Hindistan ve Pakistan gibi nükleer güçler arasında da kısa süreli çatışmalar oldu. 2026’nın ilk ayında İran’daki ayaklanmalarda 20.000 ölüm yayınlanıyor sosyal medyada. 2020’lerin beş yılında bu savaşlarda yüz binlerce insan öldürüldü; milyonlarca insan yaralandı, yerinden edildi, yetim kaldı, aç kaldı, istismara uğradı, travma geçirdi ve yüksek düzeydeki yıkımla bazı bölgelerin asla tam olarak iyileşemeyeceği anlamına geliyor. ACLED (Armed Conflict Location & Event Data), 2025 yılında dünya genelinde 185.000’den fazla şiddet olayı kaydetmiş. Bu sayı 2021’de kaydedilen sayının neredeyse iki katı. 2025 yılında her altı kişiden biri çatışmaya maruz kalmış. Küresel olarak şiddetin süreklilik gösterdiği bir ortamda, siviller her zamankinden daha fazla tehlikeyle karşı karşıya. 2025 yılında sivillere yönelik 56.000’den fazla şiddet olayı yaşanmış. Küresel nüfusun %16’sını oluşturan tahmini 831 milyon insan çatışmaya maruz kalmış. 2024’de bu savaş ortamının ve kitlesel ölümlerin askeri faturası 2.7 trilyon dolar.
Bizim etkinlik alanımız ve konumuz aslında savaş değil, SANAT; ama bu kitlesel ölümler gerçekleşirken küresel sanat üretimi ve tüketiminin durumu nedir diye merak edilebilir. 2024 yılında küresel sanat piyasası satışları tahmini olarak 57,5 milyar ABD dolara ulaşmış; bu da piyasanın 2021 ve 2022’deki Pandemi sonrası canlanmasının ardından yeniden şekillenmeye devam etmesiyle birlikte yıllık bazda %12’lik bir düşüşü yansıtıyor. Üst düzeyde alım satım daha yavaş olsa da genel piyasa canlı ve daha düşük fiyatlı düzeylerde çeşitli bir piyasa ekosistemi geliştiğini gösteriyor.
Freud, Lacan ve Jung ölüm gerçeğini çeşitli açılardan açıklamış: Freud ölüm kaygısının aslında olmadığını, hadım edilme korkusunun bir sonucu olduğunu; Lacan, ölüme inanmasaydınız yaşadığınız hayata katlanabilecek miydiniz diye sorarak; Jung ölümün manevi hayata işaret eden farklı bir içgüdü olduğunu açıklamışlar. Ölümü bu denli kabul edilebilir düşüncelerle açıklamak günümüzdeki sıradanlaşmış ölüm gerçeğiyle ne kadar örtüşüyor? Ölüm istatistikleri ölüm sayılarını verirken doğal ölümler, kazalar, cinayetler v.d. gibi sınıflıyor; ancak konu siyasal çatışkılar ve savaşa gelince ürkütücü hakikat sayıları onların görüşlerini sembolleştiriyor.
Sanat alanında ölüm ve ölüme neden olan olayları içeren mağara resimlerinden başlayarak müzeleşmiş sanat tarihsel örnekleriyle incelemeye açık. Örneğin Albrect Dürer, dinsel simgelerle donatılmış iskelet imgeleriyle (1500’ler) oldukça gerçekçi bir yaklaşımla bu konuda öne çıkıyor. 20. yüzyılın başlarında Berlin’de yaşamış ve çalışmış, uluslararası alanda tanınmış grafik sanatçısı ve heykeltıraş Kaethe Kollwitz’e adanmış müzede savaş ve sonuçlarını gösteren koleksiyon yer alıyor. Picasso’nun Guernica’sı savaş ve katliam konusunun bitimsiz popülerleşmiş yapıtıdır. Pop-Art döneminde Lichtenstein’ın Whaam! (1963) Andy Warhol’un Kafatasları (1976) ve Elektrikli Sandalye (1967) serigrafileri toplumsal algıyı tetiklemek için gerçekleştirilmiş etkileyici imgeleridir. Damien Hirst’in ölümü estetikleştiren pırlanta kaplı kafatası (2007) ise sanat ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi en köktenci yaklaşımla gösteren yapıttır.
Yukarıda tanımladığım güncel siyasal çatışkı ve savaş düzeninde, daha önceki savaş ve katliamlar bağlamında anımsamamız gereken yapıtların bu düzene estetik yaklaşımla değil, ölüme neden olan olayları gündeme taşıyan performatif yapıtların önemini vurgulamak isterim. Bu tür yapıtlar arasında en etkileyici ve uzun süreli yapıt Alfredo Jaar’ın 1 milyon Rwandalı’nın Tutsiler tarafından öldürülmesi ve dünyanın bu katliama sessiz kalmasını eleştiren Rwanda Projesidir (1994-2010). 1993’de Stuttgart’da Sabine Vogel ve benim küratörlüğümde gerçekleştirilen İskele Sergisi bağlamında Hale Tenger gerçekleştirdiği Nezih Ölüm Gardiyanları, Balkan Savaşı sırasındaki Bosna olaylarını içeren 800 haber belgesini kavanozlara yerleştirerek, çelik raflar üstünde sergilediği yapıt da Bosna savaşı ve katliam gerçeğini gündeme getirdi. 1997’de Marina Abramovic Venedik Bienali İtalya Pavyonu’nun karanlık yeraltı mekânında üç gün boyunca önüne yığdığı kanlı hayvan kemiklerini temizleyerek, katliamların gerçekleştirildiği Balkan Savaşını seçkin bienal izleyicisinin yorumuna sundu. 2007’de Srebrenica katliamı için Sırp asıllı sanatçı Andrej Derkovic’in Braille alfabesiyle yazdığı 700 insanın adı İstanbul’da Feshane’de Komşularla Konuşmalar sergisinde sergilendi. 2013’de Güney Osetya’nın başkenti Vladikafkas’da düzenlenen Alanica Sanat etkinliğinde Dilara Akay, 2004’de Çeçen ordusunun Beslan kasabasında bir okulu basarak öldürdüğü 300 çocuk için, anneleriyle görüşerek bir yerleştirme gerçekleştirdi.
Bu karanlık konuyu Michel Foucault’un 1976-1984 arasında yazdığı ve adeta bugünü anlatan “Ölüm Üzerinde Hak ve Yaşam üzerinde İktidar – Cinselliğin Tarihi”ndeki sözleriyle kapatalım:
Onca rejim, yaşamın, yaşamı sürdürmenin, bedenlerin ve ırkın yöneticisi olma sıfatıyla onca insanı öldürterek onca savaşı sürdürebilmiştir ve çemberi kapatmamızı sağlayan bir dönüşle, savaş teknolojisi bu rejimleri, topyekûn yok etmeye ittikçe, savaşları başlatan ve bitiren kararlar da gittikçe yaşamı sürdürme sorununa göre düzenlenir olmuştur. Günümüzdeki nükleer durum bu sürecin varış noktasında yer alır: Bir halkı toptan ölüme mahkûm etme gücü, bir başka halkın varlığını sürdürmesini sağlama gücünün öbür yüzüdür. İlke şudur: Meydan savaşlarının dayandığı taktik olan “yaşayabilmek için öldürebilme” fikri, devletlerarası bir strateji ilkesine dönüşmüştür; ama söz konusu olan, egemenliğin hukuksal varlığı değil, bir halkın biyolojik varlığıdır. Eğer soykırım modern iktidarların düşlediği bir şeyse, bu, eski öldürme hakkının günümüzde geri gelmesinden değil, iktidarın yaşam, tür ve kitlesel nüfus olayları düzeyinde yer alması ve kendini orada göstermesindendir.
https://www.felsefecilerdernegi.org.tr/olum-uzerinde-hak-ve-yasam-uzerinde-iktidar-michel-foucault/
Çev: Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları.
day-rhttps://acleddata.com/report/whats-driving-conflict-toeview-global-trends
Jacques Lacan’ın 13 Ekim 1972 tarihinde Louvain Üniversitesi’nde verdiği konferanstan ölüm üzerine bir kesit. “Ölüme inanmasaydınız yaşadığınız hayata katlanabilecek miydiniz?”

















