Yüzyıllar, tarihsel bilgi ve belleğin sarkacıdır; 21. yüzyılın ilk çeyreği de yakın tarih oldu. Önümüzde 2000’li yılların yetmişbeş yılı uzanırken toplumun algısına bu dönem de görkemli bir Türkiye 100 Yılı düşü yerleştirildi; ancak bu coğrafyadaki savaş gelişmeleri bu tür düşlerin en belirgin özelliği toplumlara gelecek için umut vermesini engelliyor. Bu yüzyıl belirlemesi aynı zamanda yüklü bir belleğin varlığını da kapsıyor; bellek de bilim, teknoloji, kültür ve sanat alanlarındaki olumlu gelişmeler yanında özellikle bu coğrafyada kapitalizm-komünizm çatışkısı, başarılı-başarısız devrimler, savaşlar, katliamlar silsilesini içeriyor. Toplumun belleğin bilincinde olması ya da olmaması geleceğe yönelik bütün gelişmelerin de durumunu belirleyici oluyor. Belleğe önem vermek bilinçli toplumlarda olumsuz gelişmelerin yinelenmemesini sağladığı varsayılır. Ülküsel durum böyle; bu yüzyılın ilk çeyreğinde yaşananlar ise tarih tekerrürden ibarettir geleneksel deyimini özellikle olumsuzluklar açısından vurgulatıyor. Türkiye’nin belleğindeki Modernizm ve Post-modernizm, Küreselleşme süreçlerindeki siyasal, ekonomik, kültürel olaylar ve gelişmeler de bu olumsuz tekerrür gerçeğini vurgulatıyor.
2000’lerin ilk çeyreğinde küresel siyasal ve ekonomik kriz ve bölgesel savaşlara bakıldığında bu dönemde Post-Hakikat ve Neo-kapitalizm (Geç Kapitalizm) ideolojilerinin tüm düzenleri yönettiği izleniyor. Siyasal ve ekonomik yapılarla birlikte var olan kültür ve sanat alanındaki üretimler ve gelişmelerin bu tür ideolojilerde nasıl var olduğu, işlediği ve düzeni etkilediği günümüzde sürekli tartışılıyor; özellikle dijital teknoloji, sosyal medya bu tartışmaların yoğunlaştığı ama çözüm üretmekte için yeterli değil!
Ulrich Beck (1944-2015) 2001’de yazdığı Küresel Çağda Gücün Yeniden Tanımlanması: Sekiz Tez makalesinde güç, egemenlik ve otorite kozmopolit bir perspektiften nasıl yeniden tanımlanır sorusuna sekiz tez sunuyor ve adeta 25 yıl sonraki durumu açıklıyor. Makale bir mizahla başlıyor: Dünya ekonomisi, bir tür meta-güç olarak devletle ilişki içindedir; ulusal ve uluslararası kuralları değiştirebilir. Ekonomi, bölgesel ve ulusal olarak örgütlenmiş güç çatışmasının kafesinden kurtulmuş ve dijital alanda yeni güç hamleleri kazanmıştır. Bu, satranç oynamaya ve oyunun kurallarını yol boyunca değiştirmeye benziyor. Piyon (ekonomi), (bilgi teknolojisinin sağladığı yeni hareketlilik olanakları sayesinde) aniden şövalye olur ve böylece kralı (devleti) mat edebilir. Ancak belki de devlet de sıçrayıp şövalye-ekonomiyi yeni yollarla mat edebilir.(1)
Günümüzde insan bu satrancı izliyor ve kimi zaman umutlanıyor da! Sanatçılar ve sanat uzmanları da bu umut halinin aslında sanat tarafından yaratıldığını savunuyor. Türkiye’de Modernizm’den günümüze sanat ve kültür üretimi ve etkinlikleri ve sanatçıların dirençli varlığı bölgesel ve küresel bağlamda değer içeren bir sanat ve kültür belleği oluşturuyor. Sanat ve kültür tarihçilerinin de önünde kapsamlı bir çalışma alanı var; bunun değerlendirilmesi sürecinde ekonomik zorluklara karşın yapıtlar üretiliyor. Bu mirasın korunması için de ülke çapında kapsamlı sanat ve kültür kütüphanelerine gereksinim var; devlet ve yerel yönetimlerinin de işlevi ve görevi bu. Bu belleğin günümüzde öncelikle Türkiye’de büyük kentlerde yaşayan bir izleyici topluluğuna, güncel siyaseti ve tüketim dünyasını anlamlandırmak için, düşüncel ve tinsel bir farkındalık ve bilinç sağladığı söylenebilir. Görsel, nesnel, işitsel estetiğin yarattığı metaforlarla dolaylı biçimde de olsa, bu üretim yalnız geri kalmış ve kutuplaştırıcı kalıntılardan kurtulmak üzere değil, tüketim ve medya ideolojilerini dönüştürmek üzere de yol ve strateji göstermek amacı taşıyor. Toplumların sanat ve kültür alanında çağın gerçeklerine uymayan farklı anlayışların da bilincinde olarak bilimsel yaklaşımla bakıldığında küresel bağlamda geçerliği olan sanat yapıtlarıyla oluşturulan metaforlar kutuplaştırıcı tartışmaların açtığı yarığı dolduruyor ve olumsuz ideolojilerin ağında direnişçi eşikler kuruyor.
Türkiye’nin 20. Yüzyıl boyunca yaşadığı siyasal krizler, etkisini yitirmiş Modernist ideolojiyi sürdüren düzen ve devlet kapitalizmi ile liberal kapitalizm arasındaki çatışkı sanat ve kültür politikasını gerekli altyapıların oluşturulması bağlamında da olumsuz etkiledi. Sanat müzeleri, galeriler gibi özel sektör sanat ve kültür yatırımları bu çatışkıya bir ölçüde çözümler getirdi. 1980’lerden başlayan Post-Modern açılımının bu bunalım içinde tetiklediği özgür ifade ve üretim sanat yapıtlarının tinsel ve ahlaksal bir direnme alanı oluşturduğu tarihsel bir gerçektir. 21. yüzyıl ilk çeyreğinde uluslararası etkileşim ve iletişimin canlanması, galerilerin çoğalması, özel müzelerin kurulması, İstanbul, Çanakkale, Mardin, Sinop bienalleri ve diğer kısa süreli gerçekleşen bienal türü etkinliklerin gerçekleşmesi ise, yol boyunca ikilemler içerse de günümüzdeki ve geleceğe yönelik gelişmedir.
Burada yine de eksik olan, sanatsal ve kültürel simgesel ve ekonomik sermayeyi korumak ve geliştirmekten sorumlu olan resmî kurumların ve ekonomik krizin olumsuz etkisini yaşayan sanat ve kültür kesiminin yeterince örgütlenmemesidir. Resmî kurumlar ve medya egemenliği etkisi altındaki geniş kitle 20. yüzyılda üstten yapılandırılmış Modernizmden yararlanamadığı gibi, içeriksizlik, üçüncüllük ve gelişigüzellik olarak benimsediği Post-modernist kültür bulamacından da çıkamıyor; Küreselleşme de bu bozuk altyapı üstüne yapılanıyor ve aynı yabancılaşmadan payını alıyor. Özel sektörün marka ve saygınlık çıkarları uğruna yaptığı yatırımlarda da sanat ve yatırımcı arasındaki ikilemli ilişki de sürpriz olmayan sorunlar yaratabiliyor.
Sanatçıların ve sanat üretiminin bu olumsuz duruma karşı takındıkları direniş olarak adlandırılabilecek tavır, gerçekte resmi ve özel yatırımlara karşı bir stratejidir de yapıtlar sürekli ve derinlemesine bir türlü gerekli reformları yapamayan kurulu düzeni sorguluyor. Kuşkusuz, sanat üretimini düşünce sürecinin üst basamağı olarak algılamayan düzenden ve kitleden, sanat yapıtının yarattığı uyarıları ve incelikli eleştirileri anlamasını beklemek de boşuna sayılır.
Neyse ki küresel çapta değer taşıyan çağdaş sanat üretiminin yaratıcılığının biçimi ve içeriği, kitlenin kendi kültür alanında geçerli gördüğünün karşılığı olan bir şey değil! Yaratıcılığın renk zevki, duyguların ifadesi ya da sıradan bir esinin dürtüklediği bir süreç olmadığını biliyoruz. Ancak, kitle konuyu tam da böyle algılıyor. Yüzeysel bir estetik süreç olan sahte yaratıcılık ile nesneye varlık veren özgün yaratıcılık arasındaki farkı gözetemiyor; eğlence, tüketim ve medya sektöründe çalışan yorumculara sanatçı diyerek bu farkı ortadan kaldırıyor. Bu bulanıklık eğlence ve medya kültürünün ekonomik üstünlüğüyle çoğalıyor. Özgün yaratıcılık gülme, ağlama, haykırmadan oluşan yozlaşmış zevk ve eğlence çorbası içinde boğuluyor ve tek tip teknolojik görüntülerin yinelenmesi ve kopyalanmasıyla kısırlaşıyor.
Öte yandan, özgün yaratıcılığın sanat nesnesine bir açıdan yeni bir anlam kazandırdığını söylemek de olanaksız. Yeni’nin aşırı-tüketim ve imaj-yapma yüzünden anlamını çoktan yitirdiğini de biliyoruz. Buna karşın sanatçılar ve sanat uzmanları yeni bir şey yaratmadıklarını ama seçenekler sunan bir bilinçlenme kurmak zorunda olduklarını biliyor. Günümüzde de oldukça zor bulunmasına karşın özgün yaratıcılığı, sanatçıların kurdukları müdahaleci ve direnişçi taktiklerinde aramak gerek. Bu taktikler fotoğraf, video, dijital resimler, iç mimari, tasarım ve performansta biçimleniyor; günlük yaşamın içinde, ötekinin dünyasında (azınlıklar, etnik gruplar, eşcinseller, hayat kadınları…) ve kuşkusuz dikizci bakışta, sapkınlık ve anormallikte kalıcı içerikler kazanıyor. Sonuçta, geleneksel ve Modernist toplumun kolay kabul edemeyeceği, sindiremeyeceği her şey irdeleniyor ve gösteriliyor. İşte bu tür bir yaratıcılık demokratik süreçlerle hesaplaşan toplumlar için kışkırtıcıdır. Yaratıcılık burada yaşamsaldır ama aynı zamanda zor sindirilir, çünkü demokrasinin gelişimi için düş gücünü zorlayan sayısız yol ve seçenek üretir. Bu açıdan da hasarlı demokrasilerde çağdaş sanat üretiminin açılımları engelleniyor.
Türkiye’de insanlar laikliğe ve demokrasiye karşın hala dinsel bir perspektife sahipseler ve bu perspektif dünya siyaseti ve ekonomisinin hile ve desisesiyle daha da derinleşiyorsa, o zaman iş daha da karmaşıktır ve sanatı yalnız ussal yoldan değerlendirmek olanaksızdır. Yeni gerçeklere uyum sağlayan yapı ile direnmekte olan bu eski yapı arasında ‘bilinç yarığı’ denilen durum oluşuyor. Modernizmin ve ardından gelen süreçlerin insanların ayağının altındaki tabanı yok etmesi böyle bir şey. Sürekli bir zemin yitiriliyor, yitirilmiş görünün/zeminin yerine yabancı bir görü yerleşiyor ve insanlar bir kargaşanın içine girdikten sonra, bu kargaşanın bir düzene dönüşeceğine inanmaları zor oluyor. Bu yarık ve direniş sürerken sanat da yaşamın değerini yeniden hesaplamayı ve yaşamı bir nesneler dünyası ile yeniden biçimlendirmeyi öneriyor. Sanat ikinci bir karmaşa alanı olarak görüntüye giriyor. Özellikle sanat açısından, birçok algı süreci bu yarıktan süzülerek geçmek zorunda kalıyor. Bir yüzyıldır sanat, resim ve heykelle, fotoğrafla ve sonunda da yerleştirmeler ve dijital resimlerle bu insanların düşlemlerini baş aşağı değilse bile altüst etti. İran’lı düşünür Daryush Shayegan (1935-2018) (2) bu insanların bakışını “yarı felçli bakış” olarak adlandırıyorsa, hiç şaşmamak gerekir. Sanatçılar da uyarıcı parmaklarını bu felçli bakışa doğru doğrultuyorlar.
Beral Madra, Mart 2026
1. https://dissentmagazine.org/article/redefining-power-in-the-global-age-eight-theses/

















