Sesil Beatris Kalaycıyan’ın Kalıplaşmış Anlatıları Sorgulayan Heykelleri (1980, İstanbul) MSGSÜ Heykel bölümünde lisans eğitimini birincilikle tamamladıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans yapmıştır. 2022 sonunda MSGSÜ Heykel bölümünde Sanatta Yeterlik eğitimini tamamlamıştır. Halen İstanbul’daki atölyesine çalışmalarına devam etmektedir.
Sesil Beatris Kalaycıyan çalışamalrını şu cümlerle anlatmaktadır: “Çalışmalarımda hem sanat tarihinin hem de içinde yetiştiğim yakın çevrenin geleneklerine ait göstergelerini referans alarak, yeniden yorumlamak ve evrensel ölçekte yaygınlaşmış anlatılara yönelik izlenimlerimi gündeme getirmeyi hedefledim. İlk çalışmalarımda hem kendi yaşamım hem genel olarak kadınların yaşamı içinde özgürlük alanlarını daraltan ve sorgulanmasına bile izin verilmeyen düşünce ve kuralları yansıtan nesneleri yeniden üreterek, karşı çıkışlarımı bazen örtük bazen de açık bir ifade biçimi ile görselleştirdim. Yapıtlarımda, yaygın anlatılar içerisindeki gizli kalmış cinsiyetçi söylemleri görünür kılmak amacıyla oto biyografik referanslar kullandım. Bu referanslar aracılığı ile ailem ve ailemin dahil olduğu kültürel çevre içerisinde, kadınlara “nefes alma alanı” açmayan yaşam biçimlerinin yaygın onayı ve sorgulanmayışı çalışmalarımda temel motivasyonu oluşturdu diyebilirim.
Uygulamalarım içerisindeki ilk seri olan “Kültür İnşası Üzerine Bir Hikâye”, bebekliğin tersine çocukluğun biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgu olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Bireyin toplumsal bir aktör olarak şekillendirilmesi sürecine odaklanır. Referans aldığım temel unsurlar ise çocukluk dönemime ait kıyafet ve ayakkabıların bir yeniden yorumlanmasıdır. “Kültür İnşası Üzerine Bir Hikâye” serisi genel anlamda benim ve ailemdeki benden önceki iki kuşaktan kadının, çocukluk dönemlerinden itibaren başlayan, kültürel kodlar içerisinde kayıp ve eksik hissetme duygusuna odaklanır. Bazı heykellerimde kullandığım ayakkabılar ise benim ve annemin çocukluk dönemine ait, aynı yaş aralığında giymiş olduğumuz ayakkabılardır. Tekrar ürettiğim ayakkabıları natürmort mantığı ile düzenledim. Bu natürmortta yer alan ayakkabılar bedeni temsil eden, ayakkabı ve parmakların karışımı ile oluşturulmuş hibrit bir formdur. Yastık ise hem eve dair konfor alanı çağrıştırırken hem de üzerine yerleştirilen nesne için bir teşhir alanıdır. Bir kız çocuğunun büyüme evresinde yönlendirildiği kadınlık rollerinin göstergelerinden biri olarak kullanılır. Bu yüzden de onu çevreleyen kültürel kodlar içerisinde natürmortun bir parçası olan ama görünmeyen figür, aynen natürmort geleneğinde kullanılan nesneler gibi metaforik olarak cansızdır.
Sanat tarihindeki kimi başyapıtları referans alarak yeniden yorumladığım “Kara Tarih Anlatıları Üzerine Bir Yorumlama; Ötekini Görünür Kılmak” serisinde gene, ikonografi içerisinde gizli kalmış cinsiyetçi söylemleri görünür kılmayı amaçlamaktayım. Natürmort gibi simgesel anlamları yoğun olarak içerisinde barındıran bir resim türünden yola çıkarak oluşturduğum seri, görünenin ötesindeki bir gerçekliğe işaret etmeyi hedeflemektedir. Natürmort geleneği içerisindeki nesnelerin kurgusu aslında “egemen olanın” kimliği ve onun değerlerini sembolize etmek için kullanılan birer araç olarak temsil edilmesine dayanır. Natürmortlar içinde yer alan, değerli eşyaların, nadide bitki veya hayvanların resmedildiği görkemli resimler kimlik inşasına dair alt kodlar da barındırmaktadır. Bu yapıtların içerisinde benim için en can alıcı nokta egemen kimliğin temsili için ötekinin varlığına, ötekinin tanımlanmasına hatta bu tanımın küçümseyici bir anlayışa dayandırılmasıdır. Benim natürmortlarımda ise “öteki olan” egemen olanı ifade etmek için bir araç olarak teşhir edilmeyi kabul etmez. Kendileri için vardırlar, kendilerini ve üzerlerine yapışan “Kara Tarih Anlatıları”nı görünür kılmak, anlatıları sarsmak için vardırlar. Kompozisyonlarımdaki natürmort ögeleri ile birleştirdiğim uzuvlar, beden kesitleri, bedenin bütünlüğünün bozulması, bedeni parçalara ayırma ve onu bir nesneye dönüştürme anlayışına gönderme yapmaktadır. Parçalanmış beden kimliksizdir, nesneleşmiştir. Benzer bir nesneleştirme, kadın bedeni üzerinde ataerkil bakıştan kaynaklanır.
“Yastık Altı Hikayeleri” diye adlandırdığım seride kullandığım uzuvlar ve natürmort ögelerinin yanında yastık hem benim için eve dair, sıcak, konfor alanı etkisi yaratırken hem de üzerine yerleştirilen nesne için, onu yutan bir teşhir alanı gibi konumlanmaktadır. Yani yastıkların benim için çift anlamı vardır; bir konfor alanı yaratmasına karşın kendine ait en özel alanda dahi toplumsal baskıyı hisseden bedeni sembolize etmektedir.



















