Şiir ve edebiyatla iç içe bir yaratım sürecini benimsemiş iki genç sanatçının renkli dünyalarını bir araya getiren Galeri 77, “Bir Günün Hikâyesi, Bir Ömrün Hakikati” başlıklı sergide, Bayram Demir ve İlker Kayalı’nın derin anlamlar yüklü eserlerini sanatseverlerle buluşturuyor. Farklı disiplinlerden beslenen bu iki sanatçı, bireysel hafıza ve kolektif mitoloji arasındaki kesişimlerde biçimlenen anlatılar kuruyor. Hikâye anlatma geleneğini görsel dile taşıyan sergi; sessizlikle başlayan duyguları, söze dönüşememiş iç sesleri ve evrensel simgeleri aynı anlatı mekânında buluşturuyor. Resmi, bir anlatım biçimi olarak yeniden düşünmeye, izleyicisini resmin ardındaki hikâyeleri keşfetmeye ve hatta onların tamamlayıcısı olmaya davet eden sergi, 28 Haziran 2025 tarihine kadar Karaköy’deki mekânında ziyaret edilebilir.
Her anlatı, bir boşlukla başlar. Söylenmemiş bir cümle, hatırlanmamış bir an, yarım bırakılmış bir duygu… İlker Kayalı ve Bayram Demir’in resimleri, işte bu eksiklerin etrafında dönen iki ayrı ama yankılı hikâye dili kurar. Biri içe, kişisel ve kırılgan olana bakarken; diğeri dışa, zamansız ve katmanlı bir hakikate uzanır. Ancak her ikisi de bir anlatıcı gibi, izleyicisini kendi cümlesini tamamlamaya davet eder.
Bayram Demir’in tuvalleri bir tür semboller mabedidir. Arketipler, figürler, evrensel imgeler… Onun resminde kişisel olan; kolektif bilincin, tarihsel yüklerin ve mitolojik katmanların içinden çıkar. Gerçeklik, metafizik bir süzgeçten geçer; zaman döngüselleşir, mekân sembolikleşir. Her resim bir ayin gibidir, kelimesiz ama yoğun. Sanatçı, eski çağlardan bugüne gelen hikâyeleri yeniden kurar; ipliklerle örülmüş bir sunakta, gözyaşında bir inci gibi, buğday tanelerinde bir ritüel gibi…

Hikâye Anlatma Geleneği
İlker Kayalı ise hikâyeyi zihnin labirentinden çıkarır. Onun resimleri, bir insanın iç dünyasında geçen suskun ama çarpıcı anları görselleştirir. Hafıza, duygular ve geçmişin izleriyle dolu bu anlatılar; maskelerle, silüetlerle, ev içi manzaralarla örülür. Kayalı’nın tuvali, bir günlüğün sayfası gibidir ama düzenli bir anlatım değil, dağınık çekmecelerden fırlayan anı kırıntıları gibidir. Her resim, “bir günün hikâyesi”dir, anlık, dürüst, eksik ve gerçek. Demir’in sembollerle dolu evreniyle Kayalı’nın sessiz monologları bir araya geldiğinde, resim sadece bir görsel yüzey değil, bir anlatı alanına dönüşür. Bu iki farklı ses, aslında ortak bir geleneğin çağdaş iki anlatımıdır: hikâye anlatma geleneği. Biri masalsı, biri otobiyografik; biri evrensel mitoslarla konuşur, diğeri iç sesle fısıldar. Ancak her ikisi de resmi bir cümle gibi kurar, başı vardır ama sonu yoktur.

Bayram Demir Hakkında
Bazı hikâyeler sözcüklerle değil, sessizlikle başlar. Bayram Demir’in eserlerinde izlediğimiz anlatı da böyle bir sessizliğin içinden doğar. Bu sessizlik, boşlukla değil; anlamla, sezgiyle, içsel bir yankıyla doludur. Her karakter, bir eser, bir an, bir durak ya da bir dönüşüm anıdır. Tıpkı bir masalın bölümleri gibi. Ama bu masalda zaman çizgisel değil, döngüseldir; başlangıç da son da aynı noktada buluşur, insanın kendisinde. 1981 yılında Kastamonu’da doğan Bayram Demir, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden 2010 yılında mezun oldu. Eğitimine mobilya ve tekstil alanlarında başlayan sanatçı, uzun yıllardır tekstil sektöründe tasarım direktörü olarak çalışmakta; aynı zamanda şiir, felsefe, psikoloji ve sembolojiye olan derin ilgisiyle üretimlerini bu alanlarla beslemektedir.
Demir’in “kumaş resim” adını verdiği çalışmaları, dijital tasarım, tekstil teknolojisi ve grafik sanatıyla sanat tarihinin sembolik anlatılarını buluşturur. Örme kumaş üzerine inşa ettiği sahneler; mitoloji, arketipler ve metafizik kavramlarla örülü, güçlü bir anlatı kurar. Teknik sınırları zorlayan bu üretim biçimi, aynı zamanda sezgisel bir dünya kurar: bilinçdışından süzülen bir hikâyeyi görsel dile dönüştürür. Onun resimleri, yalnızca görülmek değil, hissedilmek ve hatırlanmak için vardır.
Sanatçının kullandığı semboller, iplikler, buğdaylar, inciler ve altınlar yalnızca görsel motifler değildir; hepsi birer anlatı unsuru, bir hikâyeyi taşıyan sessiz sözcüklerdir. Bu iplikler, kişinin kendi varoluşuna dair çözmeye çalıştığı düğümleri temsil ederken, aynı zamanda çözümün de ta kendisidir. İnci, karanlığın içindeki ışığı; buğday, toprağa gömülerek filizlenen bilgeliği simgeler. Altın, bu yolculuğun sonunda ulaşılan içsel özdür: arınmış, saf ve gerçek.
Bayram Demir’in eserleri bir bütün olarak, arketipsel bir hikâyenin görsel karşılığıdır: Bir varlık, sessizliğin içine doğar. Bu sessizlik, ilk bakışta bir yokluk gibi görünse de aslında derin bir potansiyelin alanıdır. Ardından bir çağrı gelir: iplikten yollar, tanımsız haritalar, tanıdık ama unutulmuş simgeler… Kahraman – yani her bir izleyici, bu çağrıya kulak verirse, kendi iç yolculuğuna başlar. Ve böylece, bireyin içsel dönüşümüne dair evrensel bir masal oluşur.
Bu anlatı; Doğu’nun sabırla işlenmiş zikirleriyle, Batı’nın sembollerle örülü bilinçaltı anlatıları arasında bir köprü kurar. Görsel bir ritüel gibi işler: Her eser bir kapı, her detay bir anahtardır. Bu ritüel, izleyiciyi edilgen bir seyirci olmaktan çıkarıp hikâyenin bir parçası hâline getirir. Onun karşısındaki imgeler, aslında kendi iç sesinin yankılarıdır. Bayram Demir, sanat aracılığıyla modern insanın unuttuğu bir şeyi hatırlatır: Hikâyeler yalnızca anlatılmaz, yaşanır; bazıları ise hiç söylenmez, sadece hissedilir. Bu anlatı da tam olarak böylesi bir hikâyedir. Ne tam anlamıyla bireysel ne de bütünüyle kolektif. Sessizliğin içinden geçen, dönüşümle beslenen, iplikle yazılan bir hikâye…

İlker Kayalı Hakkında
1997 yılında Ordu’da doğan İlker Kayalı, çocukluk yıllarından itibaren sanata yöneldi. Güzel sanatlar eğitiminin yanı sıra bir dönem lisanslı boksör olarak sporla ilgilendi; şiir, müzik ve edebiyatla iç içe bir yaratım süreci benimsedi. 2016’dan bu yana çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdüren sanatçı, resimlerini çoğu zaman şiirsel bir dille kurar.
Kayalı’nın eserlerinde kişisel hafızalar, günlük sahneler ve duygusal kırılmalar iç içe geçer. Maskeler, suretler, odalar ve semboller; onun figüratif anlatısında hem geçmişin hem de olasılıkların taşıyıcısı olur. Kaktüsler ve dikenli bitkiler, insanın sözel yaralarına dönüşür; canlı renkler, duygunun yoğunluğunu görsel olarak ifade eder. Sanatçı her resminde, yaşanmış bir günü evrensel bir ömre dönüştürmenin yollarını arar.
Her insan kendi zihninde bir odayla yaşar. Bazıları pencere açmaz, bazıları kapısını bile hatırlamaz. İlker Kayalı’nın resimleri bu iç mekânların krokisini çıkarır; loş, dar, kırılgan odalar… Bazen bir tavan arasının boğuk sessizliği, bazen unutulmuş bir konuşmanın yankısı, bazen de çocukluktan kalma bir eşyaya sinmiş duygu. Bu resimler, hatırlanmamış anıların, söylenmemiş cümlelerin, ertelenmiş hislerin görsel arşividir.
İçeriden dışarıya akan bu anlatı, tek bir bedene sığmaz. Zaman zaman maskeli ya da karanlık siluetler belirir tuvallerde: bir duygunun yüzü, bir düşüncenin kılığı, bazen de sadece suskun bir bakış. Jungcu sezgilerle örülmüş bu figürler “persona” gibi davranır, özneden çok hâli temsil ederler. Ama maskeler zamanla düşer; hikâye kişisel bir nabızla atmaya başlar. Ve işte o an, izleyici, bir başkasının zihninde kendi adımlarının izini duymaya başlar.
Kayalı, zamanı eğip büker. Her eser, duygunun en taze hâliyle yakalandığı bir anın kaydıdır. Bir gün içinde, hiç oyalanmadan, tereddütsüz tamamlanır. Çünkü bilir ki ertesi gün, aynı his geri gelmeyecektir. Bu yüzden onun işleri, iç monologlar gibidir, sanki sanatçı kendine bir şey anlatırken, biz yanlışlıkla dinlemişiz gibi. Kimi zaman bir serzeniş, kimi zaman bir teselli, bazen bir vedadır bunlar.
Tuvaller arasında dolaşmak, bir günlüğün rastgele açılmış sayfalarında gezinmek gibidir. Ama bu günlük düzenli tutulmuş bir hatırat değil; zihnin çekmecelerinden taşmış notlar, buruşturulmuş kağıtlar, hatıra kutularından sızan kelimelerdir. “Kafam Başka Yerde”, “Oda İçinde Oda”, “Fotoğraftan Sonra” – bunlar yalnızca başlık değil, duyguların bıraktığı gölgeler gibidir.
Evler, masalar, sandalyeler, yemekler, köpekler, kitaplar… Onlar resimlerin fonu değil, duygunun hafızadaki eşlikçileridir. Ve izleyici, bu görsel çağrışımlar içinde kendi yarım kalmış cümlesini bulur. Belki kapatamadığı bir kapı, belki oturulmamış bir masa, belki de hiç sorulmamış bir soru.
Bu anlatı kişisel gibi görünse de ortak bir sessizlikte buluşuruz onunla. Çünkü hepimiz bir noktada, “olmamış bir konuşma”nın içinde kalmışızdır. Hepimiz başka bir yerdeyken konuşmuş, başka bir yüzü karanlıktan sevmişizdir. İlker Kayalı’nın işleri bu anları çözümlemez. Onları sadece tutar, bırakmaz. İzleyiciyeyse şu soruyu bırakır:
Senin hikâyen nerede başladı? Ve hâlâ orada mısın?
GALERİ 77
Hacımimi Mah. Necatibey Cad. Sakızcılar Sok. No:1/E Karaköy 34425 Beyoğlu, İstanbul, TURKEY
T: +90 212 251 27 54 / F: +90 212 251 90 41
www.galeri77.com | info@galeri77.com 3 / 4



















