İstanbul Modern’de Flormar sponsorluğunda açılan “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası”, sanatçının opera, tiyatro, resim, sinema ve edebiyatı iç içe geçiren çok yönlü üretimini tematik bir kurguyla ele alan, Türkiye’deki en kapsamlı retrospektif sergi olma özelliğini taşıyor. Serginin merkezinde yer alan ve sahneyi simgeleyen “Kırmızı Oda” etrafında şekillenen seçki, Berksoy’un kişisel mitolojisini, sahneyle kurduğu derin bağı ve sanatı bir yaşam pratiği olarak ele alışını görünür kılıyor.
İstanbul Modern Şef Küratörü Öykü Özsoy Sağnak, röportajda serginin kronolojik değil tematik bir yaklaşımla kurgulanmasının nedenlerini, Berksoy’un anne imgesiyle ilişkisini, disiplinlerarası üretimini ve Türkiye modern sanatındaki öncü konumunu anlatıyor. Resim, ses kayıtları, film kesitleri ve efemeralarla zenginleşen sergi, Semiha Berksoy’un özgür, zamansız ve evrensel sanat anlayışını bugünün izleyicisiyle buluşturmayı amaçlıyor. Sergi 6 Eylül 2026 tarihine kadar izlenebilir.
Röportaj: Ümmühan Kazanç

Sayın Öykü Özsoy Sağnak, İstanbul Modern’in şef küratörü olarak siz ve küratör Deniz Pehlivaner ile birlikte Tüm Renklerin Aryası başlığı altında Semiha Berksoy gibi efsane bir ismin enfes bir sergisini hazırladınız. Tebrik ederiz. Bu kadar önemli ve çok yönlü birinin sergisinin hazırlık aşaması nasıl geçti?
Opera, tiyatro, resim, edebiyat ve sinema gibi pek çok alanda uzun yıllar üretim yapmış Semiha Berksoy’a tek bir perspektiften bakmak elbette mümkün değil. Sergi çalışmamız, Berksoy’un çok yönlü sanat hayatını ve yaklaşımını katmanlar hâlinde ele alma fikriyle başladı. Sahneyle doğrudan ilişki kuran bu disiplinler, görünür olmayı; sesi ve bedeni merkeze almayı gerektiriyor.
18–19 yaşlarından itibaren sahne tecrübesi yaşamaya başlayan Berksoy, sahneye derin bir sadakatle bağlıydı. Hayatının neredeyse tamamını sahne üzerinde geçirdiğini düşündüğümüzde, onun en rahat ettiği ve en mutlu olduğu yer olan “sahne”yi kendisine yeniden sunmak istedik. Bu nedenle sergi mekânının merkezine konumlanan “kırmızı oda” ile çevresi arasındaki ilişkiyi kurgulamak, serginin temel çıkış noktasını oluşturdu.
Tüm Renklerin Aryası başlığı, Semiha Berksoy’un sanatını nasıl bir çerçeveyle okumayı öneriyor? Bu başlık küratöryel yaklaşımı nasıl belirledi?
Resim ve operaya duyduğu tutkuyu bir araya getiren “Tüm Renklerin Aryası” başlığı, Berksoy’un bu iki temel aşkını aynı düzlemde buluşturuyor. Operada solistlerin söylediği şarkıyı ifade eden arya kavramı, burada Berksoy’un resimleriyle yer değiştiriyor; operadan sonra en çok önem verdiği alan olan resim pratiğini, kendini en özgür biçimde ifade ettiği bir alan olarak öne çıkarıyor.
Sergide kronolojik bir anlatı yerine tematik bir kurgu tercih edilmesinin temel gerekçeleri nelerdi?
Semiha Berksoy’un resim yapma motivasyonu bir ihtiyaçtan doğar. Yaşamındaki önemli anları kayıt altına almak, duygularını ifade etmek ve mutluluklarıyla olduğu kadar zorluklarıyla da baş edebilmek için resme yönelir; bu, tamamen kişisel bir dürtünün sonucudur. Üstelik bu resimler çoğunlukla yaşanan anların hemen ardından değil, zaman geçtikten sonra, geri dönüp yeniden bakma ihtiyacıyla üretilir. Böylece Berksoy, yaşadıklarını başka bir zaman diliminde yeniden düşünür ve resim aracılığıyla onlarla yeniden ilişki kurar.
Bu yaklaşım, resimlerinde ortak paydalarda buluşan temel temaların oluşmasına yol açar: opera sahneleri, annesi Fatma Saime Hanım, oto portreler gibi. Biz de bu ortak temalara odaklanarak, Berksoy’un anlatmak istediği konuları bir araya getirmeyi ve altını çizmek istediği başlıkları daha görünür kılmayı amaçladık.

Sergide en çok vurgu yapılan noktalardan biri Semiha Berksoy’un anne imgesiyle kurduğu ilişki. Semiha Berksoy’un resimlerinde anne imgesine vurgu yapmasını nasıl anlatırsınız?
Sekiz yaşında kaybettiği annesini hayatı boyunca yanında taşıyan Berksoy için annesi, yalnızca bir anne olmaktan çok öte. Ona hayat veren ve hayatı öğreten kişinin bu kadar erken kaybı, kaçınılmaz olarak resimlerinde merkezi bir yer tutuyor. Resim yapan, dikiş diken, şarkı söyleyen; küçük Semiha’yı da yanına alıp Çengelköy’den Beyoğlu’na kadınlar matinesine götüren annesi, ona bir dünya görüşü kazandırıyor. Semiha Berksoy, resimleri aracılığıyla annesiyle yeniden buluşma imkânı yaratıyor.

Ayrıca Fikret Mualla ve Nazım Hikmet gibi dönemin sanat dünyasının önemli figürleriyle dostlukları sanatına nasıl yansımış?
Semiha Berksoy, 18–19 yaşlarındayken Dârülbedâyi’ne kaydolduğunda Nâzım Hikmet ile tanışır. (Dârülbedâyi, daha sonra Belediye Konservatuvarı ve ardından İstanbul Şehir Tiyatrosu adıyla anılacaktır.) Hikmet’in yazdığı oyunlarda, operetlerde ve filmlerde; ayrıca Türkçeye çevirdiği operalarda Berksoy sahne alır.
Aynı dönemde, tiyatro vesilesiyle Fikret Muallâ ile de tanışır. Bu güçlü ve etkili figürlerle kurduğu yakın ilişkiler, yıllar süren derin dostluklara dönüşür; mektuplaşmalar aracılığıyla devam eden bu bağlar, karşılıklı entelektüel bir beslenme ve destek alanı yaratır. Nâzım Hikmet ve Fikret Muallâ, Semiha Berksoy’un resimlerinde de sıkça karşımıza çıkan ana figürler olarak portrelerinde yer alır.
Semiha Berksoy’un sahneyle kurduğu ilişki, sergi mekânına nasıl tercüme edildi? İzleyicinin bu bağı fiziksel olarak hissetmesini nasıl amaçladınız?
Sergi mekânının merkezine konumlanan “Kırmızı Oda”yı, sembolik olarak Semiha Berksoy’un ait olduğu sahne olarak kurguladık ve opera temalı büyük boyutlu resimlerini bu alanda bir araya getirdik. Resimlerinin ve yaşamının temel referansı opera ve sahne olduğu için, bu alanı diğer temalarla geçişken bir ilişki kurabilecek bir odak noktası olarak benimsedik. “Kırmızı Oda”dan serginin diğer bölümlerine geçiş mümkün; başka bir deyişle, ana temanın diğer temaları besleyebilmesi bu mekânsal kurgu üzerinden sağlanıyor. İzleyicilerin bu alana yönelmesini ve sahneyle ilişki kurmasını mümkün kılan, küçük birer amfitiyatroyu anımsatan oturma düzeniyle sergi mekânını tamamladık.

Semiha Berksoy’u Türkiye modern sanat tarihinde ayrıksı ve öncü kılan temel unsurlar sizce neler?
Semiha Berksoy, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi) Namık İsmail’in atölyesinde çizim dersleri alır; ancak erken dönem desenleri dışında, bu eğitimin biçimsel izlerini resimlerinde doğrudan görmek mümkün değil. Berksoy, akademinin teknik, form ve kompozisyona dayalı sınırlarının dışında üretmeyi tercih eder. Resimlerinin büyük bölümü figüratiftir ve belirli bir akıma bağlı kalmaz. Özgün ifadesi, yoğun duygusallığı ve disiplinlerarası anlatımıyla, isyankâr ve kendi zamanının ötesine uzanan bir öneri sunar.
Berksoy’un resim, opera, tiyatro, edebiyat ve sinema arasında kurduğu geçişkenlik, bugün disiplinlerarası sanat pratikleri açısından nasıl okunabilir?
Farklı sanat disiplinleri arasında bir hiyerarşi gözetmeden hepsini birbirleriyle ilişkilendirmek hepsine bir bütün olarak bakabilmeyi gerektirir. Semiha Berksoy bunu içgüdüsel olarak uygulamıştır. Berlin’e müzik okurken Richard Wagner’in opera sanat dalının kapsayıcılığını ifade eden “Gesamkunstwerk” adlı teorisiyle tanışır. Resimlerinde sadece desen ve boya yoktur; anlatımını yazılarla destekler. Böylece geçmişe ve yaşadıklarına çoklu açılardan bakar, kendine özgü bir görsel günlük oluşturur. Benzer bir yaklaşımla, kalıplardan bağımsız düşünebilmesi Berksoy’un malzeme kullanımındaki çeşitliliği de açıklayan önemli bir unsur hâline gelir.

Sergide öne çıkan “kişisel mitoloji” kavramı, Berksoy’un üretimini anlamada neden bu kadar belirleyici?
Akademinin sınırlandırmalarının ötesinde ve zamanının ilerisinde düşünebilen Berksoy, üretimini yaşamındaki belirleyici kişiler ve olaylar üzerine kurar. Resimlerinde, başta rol aldığı operaların konuları, canlandırdığı karakterler ve annesi Fatma Saime Hanım, ikonik figürlere dönüşür. Bu temalar etrafında yeni anlatılar geliştirir; kimi zaman figürler ve konular yer değiştirir, kimi zaman çeşitli “leitmotif”ler tekrar eder. Tüm bu öznel anlatı ağı, Berksoy’un kişisel mitolojisini oluşturur.
İstanbul Modern’in kadın sanatçıların üretimini görünür kılma misyonu açısından bu sergi nasıl bir yerde duruyor?
Müzenin 2004 yılındaki kuruluşundan bu yana, kadın sanatçıların görünürlüğünü artırmak ve üretimlerini geniş kitlelerle buluşturmak İstanbul Modern’in öncelikleri arasında yer aldı. Bu yaklaşım, “Gökkuşağında İki Kuşak” sergisiyle Fahrelnissa Zeid’in yapıtlarını ağırlamamızla başladı; “Hayal ve Hakikat: Türkiye’den Kadın Sanatçılar” grup sergisiyle derinleşti ve İnci Eviner, Canan Tolon, Selma Gürbüz ve Yıldız Moran’ın retrospektifleriyle sürdü. Kadın sanatçıların temsiline kalıcı bir güç kazandırmak amacıyla oluşturduğumuz Kadın Sanatçılar Fonu aracılığıyla koleksiyonumuza kazandırılan yapıtlardan oluşan “Hep Buradayız” sergisi, yeni binamızdaki ilk sergilerden biri oldu. Bugün ise Semiha Berksoy retrospektifiyle bu doğrultudaki çalışmalarımızı sürdürmeye devam ediyoruz.

Semiha Berksoy’un bir Cumhuriyet kadını olarak sanatını var etme mücadelesi, bugünün genç kadın sanatçılarına nasıl bir ilham sunuyor?
Semiha Berksoy, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında çocukluğunu yaşamış; sahne sanatları alanındaki üretimleriyle reformların hayata geçirilmesinin bir parçası olmuş bir sanatçı. Ülkenin kültürel gelişimine katkıda bulunmak amacıyla devlet bursuyla Berlin’de müzik eğitimi almış; buna rağmen yurtdışında yaşamayı hiçbir zaman bir seçenek olarak görmemiş. Zorlu dönemleri sabır, inanç, azim ve dirayetle aşan Berksoy, bugün hâlâ özgür ruhu, tutkusu ve sınırların ötesinde düşünebilme cesaretiyle sanatçılar için güçlü bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Berksoy’un çarşaf resimleri ve gündelik malzemelerle ürettiği işler, onun sanat anlayışına dair bize ne söylüyor?
Semiha Berksoy, tuval yüzeyiyle sınırlı kalmadan üretir; ilk dönemlerinde ahşap paneller, duralit, kâğıt ve karton üzerine resimler yapar. Dönemin zorlukları ve yoklukları düşünüldüğünde bu koşullar kaçınılmazdır, ancak Berksoy için hiçbir zaman durdurucu olmaz. Evdeki çarşaf, perde, döşemelik kumaş gibi birçok tekstil malzemesini resim yüzeyi olarak kullanır; hatta buzdolabı kapağına dahi çizimler yapar. Resme duyduğu tutkunun önünde hiçbir engel yoktur. Bu malzemeler, Berksoy’un özgürce düşünebilmesinin ve üretimini kesintisiz sürdürmesinin sembolleri hâline gelir.

Ses kayıtları, film kesitleri ve efemeraların sergiye dâhil edilmesi anlatıyı nasıl dönüştürdü?
Semiha Berksoy için hayat, başlı başına bir sanat unsurudur. Resimleri, yaşamından ve diğer sanatsal üretimlerinden bağımsız düşünülemez; bu nedenle hayatındaki her anekdot bu anlatıyı besler ve derinleştirir. İzleyicilerin Berksoy’u daha bütünlüklü biçimde kavrayabilmesi için opera ses kayıtları ile yer aldığı film ve tiyatro oyunlarına ait arşiv malzemeleri de sergi anlatısının ayrılmaz bir parçası olarak ele alındı.
Berlin’deki Singing in Full Color sergisi ile İstanbul Modern’deki sergi arasında nasıl bir ilişki kurdunuz?
Berlin’deki çağdaş sanat müzesi Hamburger Bahnhof’ta 6 Aralık 2024 – 11 Mayıs 2025 tarihleri arasında açılan “Singing in Full Color”adlısergi, Berksoy’un sahneyle olan ilişkisine ve üretimlerindeki operatik temaya odaklandı. İstanbul Modern’deki “Tüm Renklerin Aryası” ise Semiha Berksoy’a tümel bir açıdan yaklaşarak, tüm dönem ve sanat anlayışını izleyicilerle paylaşmayı amaçlayacak şekilde bir retrospektif olarak kurgulandı.
İstanbul’daki sergi, Semiha Berksoy’a dair hangi yeni okumaları mümkün kılıyor?
Özgür düşünme ve üretme biçimiyle, şimdiye kadar Türkiye sanat tarihinde bir zemine oturtulamamış olan Semiha Berksoy’un zamansız üslubu ve anlatımıyla ne kadar evrensel bir konumda olabileceğini yeniden düşündürüyor.
Bu sergiyi gezen bir izleyicinin, Semiha Berksoy’a dair zihninde neyin kalmasını umuyorsunuz?
İzleyicilerin, yaşamın zorluklarına kendini ve sanatını var ederek umutla direnen çok özel bir sanatçının özgün ifade diliyle ortaya çıkardığı yapıtlarından ve yaratıcı ruhundan ilham almalarını dileriz.
Bu sergi sürecinde Semiha Berksoy’un sizi en çok şaşırtan ya da etkileyen yönü ne oldu?
Semiha Berksoy çok katmanlı bir sanatçı. Yaşamı, var olma biçimi, tutkusu, dirayeti ve azminin yanı sıra özgür ruhu bizi çok etkiledi.
Şef küratör olarak, bu sergiyi İstanbul Modern’in kurumsal hafızasında nasıl bir yerde konumlandırıyorsunuz?
Semiha Berksoy sergisi, kurgusu ve tasarımıyla, Berksoy’un özgünlüğünü yansıtabilmek adına müzenin önceki sergilerinden biçimsel olarak ayrışıyor. Sanatçının kişisel tarihine defalarca geri dönerek üretimini yeniden kurduğu düşünüldüğünde, bu serginin de Berksoy’u her seferinde yeniden anlamaya imkân veren, bellekte yer eden bir karşılaşma alanı olarak hatırlanmasını umuyoruz.


















