OMM – Odunpazarı Modern Müze’nin, insanları bir araya getiren ve kültürel hafızayı besleyen “sofra” kavramını odağına alan yeni sergisi “Ferahfeza” 13 Eylül 2026 tarihine kadar devam ediyor. Küratörlüğünü OMM ekibinden Yağmur Elif Ertekin’in üstlendiği sergi, geçmişten bugüne uzanan yaşam coşkusunu görsel bir dile çeviren eserler aracılığıyla izleyicilerini; neşenin, kutlamanın, dostluğun, flörtün, komşuluğun ve paylaşılan anların ardındaki ortak duygulara davet ediyor. Küratör Yağmur Elif Ertekin ile hem sergiyi dolaştık hem de merak ettiğimiz sorulara cevap aldık.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Yağmur Elif Ertekin, OMM- Odunpazarı Modern Müze, sizin küratörlüğünüzde sıra dışı ve çok keyifli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Serginin içeriği kadar ismi de çok ilginç. “Ferahfeza” sergisinin fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Sizi “sofra” kavramına yönlendiren ne oldu?
Öncelikle güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Uzun zamandır bir kutlama sergisi yapma fikri aklımızdaydı; bir arada olmanın verdiği umut, hafiflik ve keyif duygusunu hatırlatan bir sergi… Bu duyguların buluştuğu yer olarak sofra çok erken bir safhada yerini buldu. Çünkü sofra sadece yemek yenilen bir yer değil; ilişkilerin kurulduğu, duyguların paylaşıldığı ve tüm insani duygulara bir şekilde ev sahipliği yapan bir “mekan” aslında, samimiyetin ve kolektif hafızanın kesiştiği duygusal bir “mekan”. Bu topraklarda ve özellikle Akdeniz kültüründe, bir araya gelinen hemen her durumun arka planında bir sofra görürüz. İş toplantıları, cenazeler, düğünler, sayfiyeler, okul yemekhaneleri, lokantalar, barlar, meyhaneler, piknik alanları, parklar, bahçeler, aile evleri… Hepsinin kendine özgü bir sofrası ve ritüelleri var ve tam bu yüzden sofra, bahsetmek istediğimiz her duygu ve anın ortak bileşeni.

Serginin başlığında yer alan “Ferahfeza” kelimesi bu bağlamda ne anlatıyor ve hangi
duyguları temsil ediyor? “Ferahfeza”, sizin de belirttiğiniz gibi bir gastronomi sergisi değil. OMM- Odunpazarı Modern Müze’deki sofra sergisi tam olarak hangi kavramları kucaklıyor?
Ferahfeza, Türk müziğinde bir makam adı bildiğiniz gibi. Hem neşelendiren hem de hafif bir sızı hissettiren bir makam. Biz ferahfezanın kelime anlamını merkeze aldık: ferahlatan, genişleten, insanın göğsünü açan bir duygu. Serginin adı baştan karar verilmiş değildi; işler yan yana geldikçe, seçki kendi iç ritmini kurdukça bu kelime yerine oturdu.
Evet, bu sergi bir gastronomi sergisi değil; sofra üzerinden insani duygulara, birliktelik hallerine, paylaşmaya, kutlamaya ve var olan her duygunun bir arada yaşanmasının güzelliğine odaklanıyor.

Sofranın hem gündelik hem de kutsal bir alan olduğu fikri, serginin anlatısını nasıl etkiledi?
Sofra, gündelik hayatın en sıradan anlarından en özel ritüellerine kadar uzanan bir alan. Aynı masa bir gün neşeli bir kalabalığa ev sahipliği yaparken, başka bir gün yasın ya da sessizliğin mekanı olabiliyor. Sergiyi kurgularken bu ikiliği bastırmak yerine görünür kılmak istedik. Sofranın kutsallığı da tam olarak buradan geliyor aslında: hayatın tüm hallerini taşıyabilmesinden.
Bununla beraber, “sofra” her bireyin çok kişisel bir yerden deneyimlerini de barındırıyor. Kimi için “sofra” çok neşeli, kahkahalı, göğsünü genişleten anları andırırken, başka biri için bir an önce ayrılmak istenecek kadar iç sıkıntısı veren bir yer alabiliyor. Her sanatçının da bu konuya bakışı ya da bu öğeyi ele alışı, kendi deneyimlerine dayanıyor haliyle. Örneğin, bilinçaltı, nevroz, rüya ve hafıza kavramlarını odağına alan Sinan Orakçı’nın Ziyafet isimli eseri de İhsan Oturmak’ın, gözetleme ve ehlileştirme mekanizmalarının toplumsal yaşamdaki karşılıklarını konu edinen Yemekhane isimli eseri de “sofra” kavramını bir araç olarak kullanarak bambaşka hikayeler anlatıyorlar.

Bir yandan bireysel hafızaya, diğer yandan kolektif kültüre temas eden bir kavramla çalışmak nasıl bir hazırlık gerektirdi?
Hazırlık sürecinde ilk başvurduğum kaynaklar 20. yüzyıl sanatçılarının dünyasıydı. Özellikle Cihat Burak ve Fikret Muallâ gibi gündelik hayatın neşesini, gerçekliğini ve kırılganlığını resmeden isimler üzerine yazılan tezler ve okumalar beni çok besledi diyebilirim. Bununla birlikte, Cumhuriyet öncesi ve sonrası kent hayatı üzerine yapılan araştırmalara yöneldim; kentlerde değişen sosyalleşme biçimleri, eğlence kültürü, meyhane ve kahvehane geleneğinin dönüşümü ve tüm bunların günlük yaşama yansımalarını inceleyen okumalarla süreci derinleştirdim.
Elbette sergiyi yalnızca tarihsel ya da nostaljik bir yerden ele almamak için, güncel sanatçılara ve onların pratiklerine dair derinlikli okumalar yapmak da bu hazırlığın önemli bir parçasıydı.
Bu nedenle hazırlık sürecinde çalışmayı iki paralel hatta yürüttüm. Bir yandan tarihsel, sosyolojik ve sanatsal kaynaklar üzerinden kolektif belleği besleyen ortak imgeleri, mekanları ve ritüelleri araştırırken; diğer yandan sanatçıların üretimlerinde yer alan kişisel anlatılara, bireysel deneyimlere ve dünyaya kendi zaviyelerinden geliştirdikleri bakışlara odaklandım. Bu iki hattın kesiştiği noktalar, serginin kavramsal çerçevesini ve seçki sürecini belirleyen temel referanslar haline geldi.

Sergide çok farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıların yer aldığını görüyoruz. Bu çeşitlilik bilinçli bir küratöryel tercih miydi? Özellikle Türk modern sanatından ustaları bu sergide yer alması, hatırlanması, unutulmaması benim için çok önemliydi.
Kesinlikle bilinçli bir tercihti. Sadece Ferahfeza özelinde de değil, OMM’un tüm sergilerinde, konu ya da tema ne olursa olsun hem geçmişe hem bugüne bakmanın; bunu yaparken de değişen, eksilen, artan, form değiştiren öğeleri ve duyguları birlikte görebilmenin elzem olduğunu düşünüyoruz. Farklı dönemlerden aynı konuya yönelen bakışlara ve temsillere yer vermek, ele aldığımız meseleyi daha bütünlüklü anlatmamızı ve anlamamızı sağlıyor.

Türkiye’nin meyhane, kahvehane, sayfiye gibi özgün mekânlarına ve geleneklerine sergide nasıl yer verdiniz? Sergi, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne uzanan Türkiye’nin çokkültürlü sofra geleneğine dair ne söylüyor?
Meyhane, kahvehane ve sayfiye gibi mekanlar, Türkiye’de gündelik yaşamın önemli sosyal eşikleri olarak okunabilir. Bu alanlar, belirli bir kimliği ya da dönemi temsil etmekten çok, farklı toplumsal ilişkilerin kurulduğu, çözüldüğü ve yeniden biçimlendiği mekanlar. Sergide bu mekanlara yaklaşırken, onları geçmişe ait imgeler olarak ele almak yerine, bir aradalığı mümkün kılan pratikler üzerinden düşünmeyi tercih ettik.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne uzanan süreçte, kent hayatının dönüşümüyle birlikte bu mekanların kullanım biçimleri, ritimleri ve anlamları da değişiyor. Sosyalleşme biçimleri sadeleşiyor, hızlanıyor ya da farklı bağlamlara taşınıyor; buna rağmen sofra etrafında kurulan ilişki biçimleri tamamen ortadan kalkmıyor. Sergi, bu durumu kaybolan bir geleneğin anlatısı olarak değil, toplumsal yapı değiştikçe yeniden şekillenen bir deneyim alanı olarak ele alıyor.
Çokkültürlü sofra geleneği de bu bağlamda sabit bir miras ya da korunması gereken bir form olarak sunulmuyor. Aksine, farklı dönemlerde farklı toplulukların ve yaşam biçimlerinin yan yana gelerek oluşturduğu, sürekli dönüşen bir öğe olarak ele alınıyor. Sergi, bu çeşitliliği tek bir anlatı altında toplamaktan ziyade, sofranın farklı zamanlarını ve bağlamlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Böylece sofra, geçmişi hatırlatan bir motif olmaktan çok, bugünün toplumsal ilişkilerini anlamaya imkan veren bir zemin olarak ele alınıyor.

“Dijitalleşme çağında bir arada olabilmek”, “paylaşmak” gibi temaları bu sergi özelinde nasıl ele aldınız?
Modern dönem sanatçılarının içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak, anın coşkusu ve o anda varlığının karşısında; günümüze yaklaşırken belirli endişelerin, farklı okumaların, eleştirilerin de yer almasını izlemek dijitalleşme ve kent hayatlarının dönüşmesinden sonrasına seçkiye daha yakından bakmamıza sebep oldu. Her ne kadar bir kutlama sergisi yapma fikrinden yola çıktıysak da hem bu yukarıda bahsettiğim değişime hem de yeni çağın tüketim alışkanlıklarına ve bireyi yalnızlaştırmasına değinmeden sergi tamamlanmayacaktı. Mesela Eren Göktürk’ün Mortal isimli eseri ya da Fırat Engin’in bir anda tüketim alışkanlıklarımızı kökünden etkileyen zincir kahve dükkanlarının tek kullanımlık bardaklarını neredeyse anıtlaştırdığı İstila isimli eseri bu konuların birebir ortasından konuşuyor.

Sofraların artık eski tadı yok mu? Sofra kültürünü kaybetmeye başladığımız için bu sergiyi düzenleme fikri aklınıza gelmiş olabilir mi? Sofra etrafında konuşma, kutlama, yas tutma ve paylaşma duygularını yitirmeye başladık mı dijital çağda?
Bence bu duyguları tamamen yitirdiğimizi söylemek zor. Biçim değiştiriyoruz, hızlanıyoruz, belki yalnızlaşıyoruz; evet. Ama bir arada olma ihtiyacı hala çok güçlü. Sofralar belki eskisi kadar uzun sürmüyor ya da şekil değiştiriyor, çeşitleniyor ama hala bizi bir araya getiriyor.
OMM’un mimarisi bu sergiye nasıl bir imkan sağladı? Mekânın etkileyici atmosferi küratöryel yaklaşımınız etkiledi mi?
OMM’un mimarisi ve dolaşım yapısı, alışılageldik müze mimarisinden oldukça farklı. Tasarımda yer alan ahşap strüktürler, katmanlı mimari ve farklı ölçeklerdeki galeriler zaten başlı başına “sıcaklık ve gündeliklik” hissi taşıyor. Bununla birlikte, gün ışığıyla etrafındaki yapıları, ışıkları ve şehri de içine alan bir mekan olduğu için “white cube” teriminden de çok uzakta. Tüm bu öğeler, seyircinin eserlerle ve müzeyle bağını daha içten kurmasını sağlıyor. Kurulduğumuz günden itibaren altını çizdiğimiz #OMMdayaşarsın şiarı da buradan geliyor haliyle. OMM, dış dünyadan kopartarak sizi içine alan geçici bir mekan değil, tüm alanları ile birlikte gününüzü geçirebileceğiniz, tekrar ve tekrar farklı zamanlarda ziyaret edip günlük rutininize dahil olabilecek bir yaşam alanı. Bu da hem bu serginin hem de diğer sergilerimizin içeriğinde ve akışında önemli bir yer tutuyor.

“Ferahfeza” sergisinde eserleri yer alan sanatçılar: Abdülmecid Efendi, Adnan Varınca, Anke Eilergerhard, Antonio Cosentino, Ara Güler, Aylin Zaptçıoğlu, Azade Köker, Can Sun, Cevat Dereli, Cevdet Erek, Cihat Burak, Claudia Comte, Ecem Yüksel, Elif Uras, Etel Adnan, Eren Göktürk, Erol Eskici, Ferruh Başağa, Fırat Engin, Fikret Mualla, Francesca Hummler, Gülsün Karamustafa, Hakan Gürsoytrak, Haluk Akakçe, Hans op de Beeck, Hilmi Can Özdemir, Hüseyin Bahri Alptekin, İhsan Oturmak, Mehmet Güleryüz, Merve Şendil, Mustafa Boğa, Nadide Akdeniz, Nedim Günsür, Neşe Erdok, Nezaket Ekici, Nuri İyem, Özer Toraman, Pınar Akkurt, Robbie McIntosh, Sinan Orakçı, Slim Aarons, Şahin Paksoy, Toygun Özdemir, TUNCA, Yaren Karakaş ve Zeki Faik İzer’in eserleri izleyiciyle buluşuyor.
















