Heykeltraş Ozan Ünal, “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” isimli sergisini şu cümlelerle anlatıyor: Gerçeğin dövülmüş, kaynatılmış, sıvanıp zımparalanmış; ancak bozularak, yani yeniden yaratılarak içe sinecek duruma getirilmiş hâli… Gerçek kavramı ya da gerçeğin kendisiyle çekişmeli, çatışmalı bir ilişki içinde olduğu söyleyen Ozan Ünal ile röportajımızda gerçek kavramının alt katmanlarına baktık.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Ozan Bey, “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” isimli serginiz 9 Kasım 2025 tarihine kadar Artopol organizasyonu ile İstanbul, Ortaköy Hüsrev Kethüda Hamamı’nda yer alıyor. Öncelikle tebrik ederiz. “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı”, sergi ismi olarak çok şey anlatıyor izleyicilere. Bu sergide, gerçeğin peşinden gitmek yerine, gerçek kavramı ya da gerçeğin kendisiyle çekişmeli, çatışmalı bir ilişki içinde olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu ilişkiyi biraz dinleyebilir miyiz sizden?
Gerçek bence zaten kendisiyle çekişmeli, çatışmalı bir şeydir. Ben de herkes gibi bu kaosun bir parçasıyım aslında. Hayal gücü yüksek her insan gerçek diye sunulanın üzerinde oynar; esnetir büker, kendi gerçeğini yaratır. Benim artım bununla bir de heykel yapabiliyor olmam sanırım.

“Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı”, aslında “Bir Varlık Bir Yokluk” ve “Rüya Anıdan Sayılır mı?” serinin ilk iki sergisinin ardından gelen final sergisi olduğunu söylüyorsunuz. Bu üçlemenin ana fikri neydi? Hangi fikirlerin, duyguların, çalkantıların peşinden koştunuz?
İlk olarak daha sosyolojik bir giriş yaptım “gerçeğin inşası”na. Özellikle Balkanlardan Ortadoğu’ya bu topraklarda yaşayan halkların, büyük devletler altında birer oyuncak haline gelmesi karşısında düştükleri durumun; insan özelinde yansımalarıydı merak ettiğim. Sonrasında ikinci sergide bu insanların daha derinine inmeye çalıştım. Gerçek; bazı insanlar için kabullenilmesi değil, inşa edilmesi gereken bir kavramdı; bunu anladım. Hayal, rüya, gündüz düşü ve soyut fikirler arasında gezinen bu ruhları anlamaya çalıştım. Bu son sergide de artık bu ruhları bedene bürüyüp, onlarla beraber gerçek ile daha kabullenilebilir bir ilişki kurmanın yolunu aradım.

“Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” serginizde 30 heykel yer alıyor. Hikâyenin karakterleri kimler?
Her sanatçının asıl karakteri bence kendisidir öncelikle… İçimizde yaşattığımız o “herkes”den işimize yarayacak olanı seçer, süsleriz. Yukarıdaki soruda anlattığım o ruhlar bu heykellerin karakterleri; o ruhların bendeki halleri…
Ozan Ünal gerçeği reddetmek ya da yerine yenisini yaratmaktansa, onu algımızı değiştirerek yenilemeyi deniyor… “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” gerçeğin dövülmüş, kaynatılmış, sıvanıp zımparalanmış; ancak bozularak, yani yeniden yaratılarak içe sinecek duruma getirilmiş hâli… Serginin basın bülteninde bu cümleleri okuyoruz. Sergi metnini kim kaleme aldı? Gerçeğin kendisinde sizi bu kadar rahatsız eden gerçek nedir?
Yaptığım her işte özel olarak alıntı belirtmediysem, her cümle, metin, şiir benim… Sergi metni aslında sergiyi hazırladığım sürece yazdığım sayfalarca metinden küçücük bir parça. Gerçek benim için rahatsız edici bir şey değildir; sadece üzerinde oynanacak bir zemindir…

Sizin heykel sanatındaki asıl “meseleniz” ya da sorunsalınız, arayışınız nedir?
Heykel yapmak benim için kendini ifade etmenin önemli bir yoludur. Bir dildir. Meselem “dert”imi en iyi şekilde ifade etmektir. Kaynak makinesini bu kaygıyla açarım, sözüm bitene kadar en iyi sözcükleri arar; iyi doğru şiirsel bir cümle kurduğumdan emin olduğumda kapatırım.
Sizin instagram sayfanızı takip edenler çok iyi bilirler. Paylaşımınızın hemen altında bir dörtlük, bir şiir yer alır. Düşündürür, gülümsetir hatta bazen de ağlatırsınız biz takipçilerinizi… Örneğin son paylaşımlarınızdan birinden şu cümleleri görüyoruz. Aslında instagram bir anlamda sizin günlüğünüz gibi.
aynı ben gibi…
hatta
aynı sen gibi…
hatta
aynı biz gibi… hepimiz…
Ozan Ünal, heykel ile hemhal olmuş biri ama atölyenizde sizi zihnen, duygusal olarak meşgul eden birçok şey daha var. Şiir yazıyorsunuz, “Diğer” isimli bir öykü kitabınız var. Toplumsal olaylara sessiz kalmıyorsunuz. Görünenin ötesindeki Ozan Ünal’ı sizden dinleyebilir miyiz?
Sanırım Ozan da herkes gibi kendini ifade etmeye çalışan bir çocuk… Sergi de zaten kendi çocukluğuma seslendiğim “oğlum” heykeliyle başlıyor. Ozan da herkes gibi yaşar, izler, dinler, düşünür, yorumlamaya çalışır. Üstüne bunları anlatma ihtiyacı hisseder ve duruma göre bir enstrüman seçip, bazen heykel yapar, bazen çizer, bazen yazar…

Yine son dönemlerdeki bir instagram paylaşımınızda şu cümleleri okuduk. “Ben hiçbir zaman sadece heykel yapmadım ki. Sadece heykelle de ilgilenmedim… sanatçıların eskiz defterlerine bakmak, onları esere götüren yolda gezinmek, taslaklarını incelemek… hayatlarıyla karşılaştırıp zamanı, ortamı, sanatçının psikolojisini anlamaya çalışmak… eserden daha çok heyecanlandırır beni…” Sergi süresince yazıp çizdiğiniz tüm eskizlerinizi bir araya getirdiğiniz “eskiz defteri” de 300 edisyon olarak basılarak sergide ziyaretçilere sunuldu. Heykel üretim sürecinde eskizin yeri nedir sizin için?
Her heykeltraşın heykel yapma motivasyonu başka bir yerden gelir elbette. Benim heykellerim dediğim gibi bir ifade yöntemidir, bir öyküdür, şiirdir. Anlatacak bir şeyim yoksa “durduk yerde” heykel yapmam. Heykel bir sonuçtur kısacası. Dilden dökülendir. Eskiz ve yazı, dilden dökülmeden öncesidir. Sergi boyunca katettiğim tüm yolculuğumdur o eskiz kitabı; o yüzden çok kıymetlidir benim için.
Heykellerinizde demir ile çalışmayı tutkuyla seviyorsunuz. Az da olsa çamur ve beton da var. Demir ile çalışmayı nasıl tanımlarsınız bize?
Demir benim için sanırım tüm gün dövüşüp akşamına barıştığım, ama onsuz yapamadığım en iyi arkadaşım benim. Neden böyle bilmiyorum. Başka birçok malzeme ile de çalışabiliyorum ama evet çalışmayı en çok sevdiğim, içimden aktığını hissettiğim bir malzeme demir…

Ozan Bey, siz sanatın diğer dallarıyla da çok ilgilisin. Ne okursunuz, ne izlersiniz, ne dinlersiniz… Bu eylemlerden gelen kelimeler, cümleler, imgeler, tınılar sizi nasıl besler?
Sanatın her dalı bir dildir. İngilizce Almanca Türkçe gibi… Sonuçta hepsi bir ruhun, duygunun, fikrin ifadesidir. Plastik sanatlar genel olarak bana ilham vermez genelde. Edebiyat, müzik ve sinema/tiyatro beni daha çok besler.
İzmirli bir sanatçı olarak çok şükür ki İstanbul’da da çok düzenli sergi açıyorsunuz. Bu iki şehir arasında olma halini nasıl tanımlarsınız?
İzmir benim evim. İstanbul’da Boğaziçi’nden başka sevdiğim hiçbir şey yok sanırım. Çok sık geliyorum ve çok iş de yapıyorum İstanbul’da ama en güzel yanı genelde İzmir’e dönmek oluyor benim için.
Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?
İlginiz ve bu güzel sorular için çok teşekkür ederim. İyi çalışmalar dilerim.



















