• Ana Sayfa
  • Ayın Solo Sergisi
  • Haberler
  • Mimari ve Tasarım
  • Mekanlar
  • Röportajlar
  • Köşe Yazıları
  • Makaleler
  • Youtube
  • Mağaza
  • Ana Sayfa
  • Ayın Solo Sergisi
  • Haberler
  • Mimari ve Tasarım
  • Mekanlar
  • Röportajlar
  • Köşe Yazıları
  • Makaleler
  • Youtube
  • Mağaza
Ara
  • Ana Sayfa
  • Ayın Solo Sergisi
  • Haberler
  • Mimari ve Tasarım
  • Mekanlar
  • Röportajlar
  • Köşe Yazıları
  • Makaleler
  • Youtube
  • Mağaza
  • Ana Sayfa
  • Ayın Solo Sergisi
  • Haberler
  • Mimari ve Tasarım
  • Mekanlar
  • Röportajlar
  • Köşe Yazıları
  • Makaleler
  • Youtube
  • Mağaza

Toprakaltında Kalan Gerçek: Çernobil’in Türkiye Hikâyesi

İnci-Ali Gökmen ve Onur Gökmen.

İnci-Ali Gökmen ve Onur Gökmen.

Facebook 'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsapp ile GönderLinkedin'de Paylaş

BBVA Vakfı iş birliğiyle düzenlenen Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı kapsamında desteklenen Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi, Salt Galata’da 3 Mayıs 2026 tarihine kadar izleyiciyle buluşuyor. Sergi, 1986’daki Çernobil Faciası sonrasında Türkiye’de özellikle Karadeniz çayında tespit edilen radyoaktif kirlilik vakasını odağına alarak, çevre tarihi açısından büyük ölçüde göz ardı edilmiş bir süreci görünür kılıyor.

Sanatçının ebeveynleri İnci Gökmen ve Ali Gökmen’in de yer aldığı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde yürütülen bilimsel araştırmaların izinden ilerleyen sergi; resmî söylemler ile bilimsel bulgular arasındaki gerilimi, medyanın rolünü ve kamuoyunun nasıl şekillendiğini ele alıyor.

Sergi, görünmez ve yavaş ilerleyen çevresel tahribatın; halk sağlığı, politika ve kolektif hafıza üzerindeki etkilerini açığa çıkarırken, radyasyonun yalnızca geçmişe ait bir mesele olmadığını da hatırlatıyor. İnci-Ali Gökmen ve Onur Gökmen ile sergi kapsamında gerçekleştirdiğimiz söyleşide kolektif hafızamızda derin izler bırakan Çernobil Faciasını ve çayda tespit edilen radyoaktif kirliliği tüm detaylarıyla konuştuk.

Röportaj: Ümmühan Kazanç

Sayın İnci-Ali Gökmen ve Onur Gökmen, Çernobil faciası ülkemizin ortak belleğinde çok önemli bir yere sahip. 1986 sonrası yaşanan süreci bugün geriye dönüp baktığınızda nasıl tanımlıyorsunuz? Bu olay sizin için neyi temsil ediyor?

İnci-Ali Gökmen: Halk sağlığına karşı ekonomik kaygıların öne çıkması. Oysa insanlar hastalanınca bunun kişilere ekonomik yükü toplamda çok daha fazla olabilir. Türkiye’de çok tüketilen çayın kaza sonrası radyoaktif madde ile kirlenmesi ve bunun piyasaya sürülmesi sürecinde üniversitede yapılan araştırma sonuçlarının halka duyurulması ve önlem alınması yönündeki uyarısının devlet kurumları tarafından küçümsenerek, ekonomik zararı ön planda tutan tavrının basın tarafından gündem yapılması ve tartışmaya açılması…

Onur Gökmen, Çay İçen Bakan, 2026.
Onur Gökmen, Çay İçen Bakan, 2026.

Radyoaktif çay daha lezzetlidir”, “Azıcık radyasyon kemiklere yararlıdır” gibi nükleerin etkilerini ıskalayan sansasyonel açıklamalar ile çay içen devlet yetkililerinin görüntülerini hepimiz ne yazık ki hâlâ hatırlıyoruz. Bilimsel veri ile kamusal anlatı arasındaki kopuşu o dönemde nasıl deneyimlediniz.

İnci-Ali Gökmen: Kazadan sonra devlet tarafından kurulan Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin YÖK üzerinden üniversitelere gönderdiği yazı ile araştırma sonuçlarının kamuoyuna açıklanmaması uyarısının yapılmasıdır. Bu komitede akademik kurumlar yoktu. Yaptığımız araştırmalar ile piyasaya sürülen çaylarda radyoaktivitenin yüzde 60-65’inin deme geçtiği ölçülmüştü.

Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu Başkanının araştırmayı yapan bilim insanlarını “kötü niyetli oldukları, üniversitede barındırılmamalarını” üniversite rektörlüğünden talep etmesi.

Basında çıkan yazılarla kamuoyunun bilgilendirilmesi ve “bilme hakkının” vatandaşlara sunulmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmiştik. O tarihte yalnız devlet televizyon kanalları vardı ve orada da siyasilerin açıklamalarına yer veriliyordu.

“Toprakaltı” sergisi sizin açınızdan bir hatırlama mı, yüzleşme mi yoksa yeniden anlatma girişimi mi?

İnci-Ali Gökmen: “Toprakaltı” sergisi bize o günlerde üniversitenin bugüne göre daha saygın bir konumda olduğunu anımsatıyor. Üniversitemiz ODTÜ ve diğer devlet kurumları bizi üniversiteden uzaklaştırma, cezalandırma gibi bir davranış içinde olmamıştı. Bu sene Çernobil kazasının 40. yıldönümü. Ukrayna’da kazadan sonra başta kazanın etkilerini azaltabilmek için canları pahasına çalışan 830.000 kişi, ülkemizin en çok etkilenen Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayanlar çok acı çektiler, çekmekteler. Aradan geçen bunca zaman, kazadan etkilenmeyen kişilerce unutuldu. Kazadan haberdar olmayanların kazanın nasıl büyük bir çevre ve insanlık dramı olduğunu anlatma zamanı.

Onur Gökmen: Benim açımdan da bu sergi pasif bir hatırlama eyleminden ziyade, giderek ağırlaşan toplumsal unutmaya karşı bir kazı çalışması. Çünkü 1986 ile bugün arasında çok ironik bir fark var: O dönem devlet hakikatin üzerini örtmeye ve çayları depolara kilitlemeye çalışırken, dönemin basını bir şekilde inisiyatif almış ve radyoaktivite ile ilgili verilerin kamuoyuna sızmasında ciddi bir direnç noktası olmuştu. Bu açıdan “Toprakaltı” şu anki durumla ilgili de bir şeyler söylüyor.

İnci Gökmen, University of Maryland’deki laboratuvarında, takribî 1970’ler sonu 
Onur Gökmen’in izniyle.
İnci Gökmen, University of Maryland’deki laboratuvarında, takribî 1970’ler sonu
Onur Gökmen’in izniyle.

Bu hikâyenin bugüne ve geleceğe dair en kritik uyarısı sizce nedir?

İnci-Ali Gökmen: Çevre ve insanlığın değerinin bilinmesi, onların ekonomik değerlerinin de göz önüne alınması ve bilime saygı gösterilmesi.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde yürüttüğünüz araştırma süreci nasıl başladı? O dönemdeki bilimsel ortam nasıldı?

İnci-Ali Gökmen: Bir gazete haberi yurt dışına gönderilen çaylarda yüksek düzeyde radyoaktivite olduğunu bildirdi. Çay, Türkiye’de her yaştan insanın çok fazla tükettiği bir içecektir. Biz de laboratuvarımızda çay örneklerinde radyoaktivite ölçmeye başladık. Çayda radyoaktivite olduğunu inkâr eden politikacılar, bu kez de çayda radyoaktivite var ama deme sadece yüzde 2’si geçiyor, o nedenle halk sağlığına etkisi olmaz diyerek halkı çay içmeye teşvik ettiler. Yaptığımız çalışmalarda radyoaktivitenin yüzde 60-65’inin deme geçtiğini, hatta çay demlemeden sıcak su ile çalkalandığında radyoaktivitenin yarısından kurtulunduğunu gösterdik. Bu konudaki bilimsel çalışma sonuçlarının açıklanması yasaklanmıştı.

Karadeniz’deki çayda radyoaktif kirliliği ölçerken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?

İnci-Ali Gökmen: 1993 yılında Karadeniz’de kirliliği izlemek için yüksek lisans çalışması yapan bir öğrencimizle Rize’ye gittik. Bu çalışmada hiçbir zorlukla karşılaşmadık. Laboratuvara dönünce öğrencimiz örneklerde ölçümleri yaptı. Öğrencimiz ölçüm sonuçlarını tez olarak yazdı ve araştırmamızı bilimsel bir makale olarak yayımladık.

Toprakaltı (2026) filminden bir kare, Onur Gökmen’in izniyle.
Toprakaltı (2026) filminden bir kare, Onur Gökmen’in izniyle.

Hazırladığınız raporun resmî kurumlar tarafından karşılanma biçimi sizde nasıl bir etki yarattı?

İnci-Ali Gökmen: Zamanın Sanayi Bakanı ve Radyasyon Komitesi Başkanı, bizim raporumuzun basında yer alması üzerine Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) İstanbul Küçükçekmece Laboratuvarları’na gitmemizi ve deneyleri orada tekrarlamamızı istedi. Oraya gittiğimizde TAEK yetkilileri ölçümlerimizin doğru olduğunu ama raporumuzdaki radyoaktivite dozu ve sağlık etkileri konusunda hatalar olduğunu söylediler. 19 saat süren toplantının sonunda yetkililer başka bir odaya giderek rapor hazırlamaya başladılar. Bizi dışlayarak hazırlanan raporu imzalamayacağımızı söyleyerek toplantıyı terk ettik.

Bilim insanı olarak kamu yararı ile siyasi/ekonomik baskılar arasında kaldığınız anlar oldu mu?

İnci-Ali Gökmen: Bizim için kamu ve çevre yararı her zaman öncelikli oldu. Şu anki ekonomik sistemde çevre ve insan değerine yeterince önem verilmemekte, oysa onlar işin içine katıldığında bambaşka bir gerçek ortaya çıkacaktır.

Bilimsellik Kisvesi Altında (2026) belgeselinden bir kare, Onur Gökmen’in izniyle.
Bilimsellik Kisvesi Altında (2026) belgeselinden bir kare, Onur Gökmen’in izniyle.

Raporun basına sızması sürecini nasıl hatırlıyorsunuz? Bu durum sizin için bir kırılma noktası mıydı?

İnci-Ali Gökmen: Raporu yasaklar nedeniyle açıklayamıyorduk. O nedenle basında çıkmasından mutlu olduk. Politikacılar da basının gücü karşısında yaptıklarını gözden geçirmek zorunda kaldılar.

Bilimsel bilginin toplumla paylaşılma biçimi sizce o günden bugüne nasıl değişti?

İnci-Ali Gökmen: BAK süreciyle üniversiteler susturuldu. Çernobil sürecinde sadece birimizin işine son verilme riski nedeniyle raporu İnci imzaladı. Ancak bu olay şimdi olsaydı, raporu hazırlayan dört kişi de tutuklanabilirdi.

Aile içindeki bu ortak deneyim yıllar içinde nasıl konuşuldu ya da konuşulmadı?

İnci-Ali Gökmen: Tüm süreci ailecek yaşadık. Onur 2 yaşındaydı. Çekmece’deki toplantı için İstanbul’a birlikte gittik, Onur’u teyzesine bırakıp Çekmece’ye gittik. 1993 yılında Karadeniz’deki çalışmaları yapmaya da ailecek gittik.

“Toprakaltı” sergisinin çıkış noktası sizin için neydi? Kişisel hafıza bu projeyi nasıl şekillendirdi?

Onur Gökmen: Bu serginin çıkış noktası, Türkiye’nin çevre ve kurum tarihinde uzun süre arka planda kalmış çok somut bir olay: Çernobil sonrası Karadeniz çayında radyoaktif kirliliğin ölçülmesi ve bunun etrafında gelişen kurumsal/medyatik süreç. Ben bu hikâyeyle büyüdüm ama ancak son yıllarda, bunun sadece “ailemin başından geçen” bir şey olmadığını; bir ülkenin bilgi üretimi, kamu sağlığı ve hesap verebilirlik meselesi olduğunu daha net gördüm. Burada çay bir yandan görünmez radyasyonun maddesel tanığı; diğer yandan da nükleer endişenin taşıyıcısı hâline geliyor.

Kişisel hafıza bu projeyi iki şekilde şekillendirdi: Birincisi, tanıklığın içinden bakmayı sağladı; ikincisi de hafızanın ne kadar “parçalı” ve dış imgelerle tetiklenebilir olduğunu hatırlattı. Türkiye’de kolektif hafızada yer eden şey çoğu zaman ölçüm tabloları değil, devlet yetkililerinin çay içerken verdiği görüntüler ya da sansasyonel sözler oldu. Bu sergide, o imgeye teslim olmak yerine, anlatı ile kanıt arasında bir ilişki kurmaya çalıştım.

Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).
Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).

Ailenizin deneyimini sanatsal bir dile dönüştürürken en çok zorlandığınız nokta ne oldu?

Onur Gökmen: Aile ya da kişisel tarihinizle ilgili bir projede en zor kısım, “Bunu neden şimdi anlatıyorum; bu sadece bir aile hikâyesi mi?” sorusuna inandırıcı bir cevap kurmak. Fakat bu olay, bireysel tanıklığın çok ötesinde, kamu sağlığı, bilgiye erişim ve kurumsal sorumluluk gibi alanlarda bir kırılma anı, belki de 1980’lerin büyük skandallarından biri. Farklı kaynaklar, resmî söylemlerin kirliliği küçümseme eğiliminden, raporun basına sızmasına ve tepkilerin değişmemesine kadar uzanan bir kurumsal körlük/direnç örgüsüne işaret ediyor.

İkinci zor nokta, “görünmez” bir şeyi temsil etmek: Radyasyonun kendisi görünmüyor ama onun etrafında dönen bürokratik baskı, bilgi akışının kesilmesi, itibar savaşları ve medya performansları fazlasıyla görünür. Örneğin bilim insanlarının, resmî anlatıyı onaylamaya zorlandıklarının anlatıldığı “uzamış” toplantılar ve karşılıklı suçlamalar, bu gerilimin somut örnekleri. Bir kaynak 20 saatlik kesintisiz bir toplantıdan söz ediyor. Bu bile başlı başına devletin farklı kurumları arasındaki çatışmayı gösteriyor.

Bu noktada benim için önemli bir nokta aynı krize bakan kurumların (bilim, bürokrasi, siyaset, medya) tek bir bütün değil, birbirinden kopuk hedefler ve ayrı “ada”lar üzerinden konuşması.

Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).
Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).

Sergide belgesel ile kurgu arasında kurduğunuz dengeyi nasıl tanımlarsınız?

Onur Gökmen: Ben bunu bir ‘denge’den çok, kurgu ile belgeselin birbirini test ettiği bir diyalog olarak görüyorum. Çünkü Türkiye’deki çay kontaminasyonu tek bir ana ya da tek bir görüntüye sığmıyor, etkisi çok daha uzun bir zamana yayılıyor. Annemin ve babamın sözünü ettiği (aşağıda) sezyum kontaminasyonuna baktığımızda, aradan yalnızca bir yarıömürlük süre geçtiğini; sezyumun etkisinin geçmesi için ise 9 yarıömürün (260 yıl) daha geçmesi gerektiğini görüyoruz.

Sergide, kurgu ve belgesel unsurları birleştirerek farklı zamanlar ve tanıklıklar arasında bir diyalog kurmak istedim. Bunu da üç ayrı kesit üzerinden yaptım: Bir kurum olarak ODTÜ’ye bakan ve annemlerin tanıklığına odaklanan bir kesit, televizyon stüdyosunda kurgulanan ikinci bir bölüm ve daha geniş bir zamana bakan fotoğraflar.

Medya temsillerine odaklandığınız bölümde, gerçek ile manipülasyon arasındaki sınırları nasıl ele aldınız?

Onur Gökmen: Ben bu soruyu “gerçek mi/yalan mı” ikiliğinden biraz ayrıştırarak ele alıyorum. Çünkü manipülasyon çoğu zaman yalan söylemekten ziyade, hangi parçayı görünür kılacağını seçmek ve onu tekrar ederek “hafızada kalıcı” hâle getirmek: bazı unsurları öne çıkarıp, bazılarını geri plana itmek.

Çernobil sonrasında Türkiye’de bunun çok net bir örneğini görüyoruz: Bir yandan bilim insanlarının bulguları ve “bilgiye erişim hakkı” çağrıları; diğer yandan resmî söylem ve bu söylemi taşıyan imgeler (yetkililerin çay içmesi, “azıcık radyasyon…” gibi cümleler) aynı alanda çatışıyor.

Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).
Toprakaltı sergisinden görünüm, Salt Galata, 2026, Fotoğraf: Metean Bars (Salt).

Çernobil sonrası Türkiye’de oluşan görsel hafızayı yeniden üretmek mi yoksa sorgulamak mı istediniz?

Onur Gökmen: Benim niyetim “yeniden üretmekten” çok sorgulamak, ya da yeniden üretmeyi araçsallaştırmak. Çünkü Türkiye’de bu hadise çoğu zaman bir tek ikonik görüntü üzerinden hatırlanıyor: Bakanın çay içmesi. Ben ise o imgelerin nasıl üretildiğini, neyi görünmez kıldığını ve hangi kurumsal tepkisizliği normalleştirdiğini tartışmaya açmak istedim. Toplumlarda hafıza bazen bir olayın bütün karmaşıklığı yerine, onu taşıyan bir imge ya da nesnede kristalleşir. Benim derdim de çok katmanlı bir hafızayı tekrar kurmak.

Çernobil faciasının 40. Yılı. Hâlâ radyasyon etkisi devam ediyor mu? Radyasyon tahminen ne kadar bir bölgeyi etkiledi?

İnci-Ali Gökmen: Çernobil’den çevreye yayılan radyoaktif elementler başlıca iyot, stronsiyum ve sezyumdu. Radyoaktif izotoplar karakteristik yarı ömürleriyle bozunurlar. Yarı ömür o anda mevcut radyoaktivitenin yarıya inmesi için geçen zamandır. İyot’un yarı ömrü 8 gündür. Dolayısıyla yaklaşık 80 günde ömrü tamamlanır. Stronsiyum ve sezyumun yarı ömürleri yaklaşık 30 yıl. Stronsiyum gama ışını yaymadığından büyük oranda ölçülmedi. En çok ölçülen izotop sezyum-137 oldu. Kazanın başlangıcından günümüze geçen 40 yıl yarı ömürden 10 yıl fazla. Sezyum aktivitesi azaldı ama hâlâ çevrede. Yağışlarla denize ve toprağın altına doğru taşınıyor. 1993 yılında toprağın 10 cm altında en fazla sezyum aktivitesi ölçtük. Çernobil’den gelen bulutlar 3 Mayıs 1986’da Trakya’ya, 10 Mayıs 1986’da Doğu Karadeniz’e yağışlarla radyoaktif maddeleri indirdiler. Çaydaki radyoaktivite yaprakların yüzeyindeydi. Yağışlardan kısa süre sonra toplanan çay yaprakları nedeniyle piyasaya sunulan çaylar çok radyoaktifti, Ortalama 30.000 bekerel/kg (Bekerel saniyede bozunma sayısıdır). 1987 yılında çaydaki radyoaktivite 800 bekerel/kg’a düştü.

O dönemde depolara kaldırılan radyasyonlu çayların akıbeti konusunda bir bilginiz var mı?

İnci-Ali Gökmen: 1987 yılında yeni mahsul çay toplanınca, 1986 yılındaki çaylardan 58.000 tonu elde kaldı. Bu çayların yakılması çok zor ve istenmeyen bir şey. Yakılsa 30-40.000 ton çok radyoaktif kül ortaya çıkar ki bununla başa çıkmak çok zor. Yakma işlemi sırasında da çevreye radyoaktivitenin saçılması söz konusu. Bu nedenle bu çayların bir kısmı gömüldü, bir kısmı depolarda tutuluyor.

Etiketler: Ali GökmenÇernobil faciasıÇernobil Türkiyeİnci GökmenKaradeniz çay radyasyonOnur Gökmenradyoaktif çaySalt Galata sergiToprakaltı sergisi
Önceki Yazı

Lucien Arkas Öncülüğünde Bir Kentin Sanatla Yeniden Yazılan Hikâyesi

Sonraki Yazı

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

Art Column

Art Column

2013 yılında bir Google Blog ile kurulan Art Column – Sanat Sütunu, 2024 yılında tüm yayın kanallarını bir çatı altında topladığı web sitesi üzerinden dijital sanat yayıncılığı yapmaya devam ediyor. Yazılar, makaleler, röportajlar, reels videolarının yanı sıra sanat galerilerinin, müzelerin ve sanat kurumlarının sergi ve etkinlik haberlerine tüm kanallarında yer veriyor.

Benzer Haberler

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”
Röportajlar

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

16/04/2026
Eda Soylu.
Röportajlar

Spiral Bir Oto Portre: Eda Soylu’nun “Alt/Üst” Okuması

11/04/2026
Elif Su Yıldız, Onlar, 2025, tuval üzerine karışık teknik, 90x135 cm.
Röportajlar

Elif Su Yıldız: Tekrar, Hafıza ve Benliğin İnşası

10/04/2026
Turan Aksoy.
Röportajlar

İçeriye Doğru Bir Yolculuk: Turan Aksoy’un Çok Katmanlı Sanat Pratiği

30/03/2026
Berka Beste Kopuz, Damla Yalçın ve Sinan Logie.
Röportajlar

Formdan Sapmak, Birlikte Düşünmek: “Form Dışı Sapmalar”

10/04/2026
Filiz Piyale Onat.
Röportajlar

Hafızanın Peyzajında Kaybolmak: Filiz Piyale Onat ve “Omorika”

10/04/2026
Sonraki Yazı
Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Trend
  • Yorumlar
  • En Son
Tatsuru Arai, Face of Universe

“The Cube”: Dijital Sanatın Yeni Merkezi

22/11/2025
Koramiral Ekmel Totrakan, karada, denizaltında paşalar gibi resim yapıyor

Koramiral Ekmel Totrakan, Karada, Denizaltında Paşalar gibi Resim Yapıyor

14/12/2025
Küratörler Eda Berkmen ve Selen Ansen, Folia Sergisi, Abdülmecid Efendi Köşkü, 21 Eylül 2025 - 1 Mart 2026.

Ömer Koç’un “Büyülü Bahçesi” Abdülmecid Efendi Köşkü’nde Sergileniyor

20/09/2025
Ambivalans, 2023, tuval üzerine yağlıboya, 60x90 cm.

Mavi Melike Çatkın

15/03/2026
Sanatçı Kadınlar Derneği’nden “Mutant” Projesi

Sanatçı Kadınlar Derneği’nden “Mutant” Projesi

4
Anadolu Kadınının Eşsiz Sanatı: İğne Oyaları

Anadolu Kadınının Eşsiz Sanatı: İğne Oyaları

3
Ressam Reşat Ceylan’ın Görünmeyeni Görünür Kılan Gizemli Portreleri

Ressam Reşat Ceylan’ın Görünmeyeni Görünür Kılan Gizemli Portreleri

2
Burçin Erdi: “İnsan Ruhu İçin Bir Gen Yok”

Burçin Erdi: “İnsan Ruhu İçin Bir Gen Yok”

1
Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

16/04/2026
İnci-Ali Gökmen ve Onur Gökmen.

Toprakaltında Kalan Gerçek: Çernobil’in Türkiye Hikâyesi

16/04/2026
Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas.

Lucien Arkas Öncülüğünde Bir Kentin Sanatla Yeniden Yazılan Hikâyesi

14/04/2026
Mutlu Aksu, Sen Nasıl İstersen, 2025, Tuval üzerine akrilik, 100x190 cm.

Mutlu Aksu: “Reality Show”

14/04/2026

Sanat Haberleri

Mutlu Aksu: “Reality Show”

“Solarken Dünya, Soluyor Bedenim” Galeri Nev İstanbul’da

Cannes Film Festivali’nin Altın Çağı Ara Güler Müzesi’nde

“Masada III” Galeri Bu’da

Son Eklenenler

Ali Ekber Kumtepe: “Boşluk, Sessizliğin ve Yokluğun Görünür Hâli”

Toprakaltında Kalan Gerçek: Çernobil’in Türkiye Hikâyesi

Lucien Arkas Öncülüğünde Bir Kentin Sanatla Yeniden Yazılan Hikâyesi

E-posta Bülteni

Haber bültenimize katılın, yeni içeriklerimiz e-postanıza gelsin.

* indicates required
/* real people should not fill this in and expect good things - do not remove this or risk form bot signups */

Intuit Mailchimp

  • Sanat Haberleri
  • Hesabım
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • Gizlilik ve Çerez Politikası
  • Sanat Haberleri
  • Hesabım
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • Gizlilik ve Çerez Politikası

© 2025 ArtColumn, Tüm hakları Saklıdır.

info@artcolumn.com.tr

Bültenimize Abone Olun

Yeni içeriklerimiz yayınlandığında ilk siz haberdar olun.

    No Result
    View All Result