Sessizlik, karanlık ve jeolojik zaman… Özge Kahraman’ın mağara deneyimlerinden doğan “ARKHE: Karanlık” sergisi, görünmeyeni ve henüz oluşmakta olanı düşünmeye açılan bir alan kuruyor. 6 Haziran 2026 tarihine kadar Merkur Galeri’de…
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Özge Kahraman, “ARKHE: Karanlık” başlıklı kişisel serginiz, 6 Haziran 2026 tarihine kadar Merkur Galeri’de yer alıyor. “ARKHE: Karanlık” başlığı oldukça güçlü bir düşünsel referans taşıyor. Sizi “arkhe” kavramına yönelten çıkış noktası neydi?
“Arkhe” kavramına yönelmem uzun zamandır içinde bulunduğum deneyimlerin bir tür yoğunlaşmasıyla gerçekleşti. Mağaralarda geçirdiğim zaman boyunca sürekli olarak başlangıç meselesine geri döndüğümü fark ettim. Ama bu başlangıç, kronolojik bir “ilk an” olarak değil; daha çok süreklilik içinde işleyen bir oluş hâli olarak karşıma çıktı.
Mağarada gördüğünüz hiçbir şey ani değildir. Damlataşlar, mineral akıntıları, yüzeydeki izler -hepsi son derece yavaş, neredeyse fark edilemeyecek tekrarların birikimiyle oluşur. Ama bu süreç hiçbir zaman tamamlanmış değildir; hâlâ devam eder. Bu da başlangıcı sabit bir noktadan ziyade, sürekli yeniden üretilen bir kuvvet olarak düşünmeme neden oldu.
“Arkhe”nin hem başlangıç hem de düzen kurucu ilke anlamını taşıması bu yüzden benim için çok önemli. Çünkü mağaradaki oluşumlar yalnızca başlamakla kalmaz, aynı zamanda kendi iç düzenlerini de kurarlar. MERKUR’de yer alan “ARKHE: Karanlık” sergisinin başlığı, bu çift anlamlılığı -başlangıç ile oluşumun sürekliliğini- taşımak için ortaya çıktı.

Sergide karanlığı yokluk ya da korku alanı olarak değil, potansiyelin ve başlangıcın mekânı olarak ele alıyorsunuz. Bu yaklaşım sizin kişisel düşünce dünyanızda nasıl şekillendi?
Günlük hayatta karanlık çoğunlukla bir eksiklik olarak algılanır. Görmenin yokluğu, bilginin yokluğu, hatta güvenliğin yokluğu gibi. Ama mağaranın içinde bu algı hızla çözülüyor. Görme geri çekildiğinde, dünya ortadan kaybolmuyor; sadece farklı bir biçimde kurulmaya başlıyor. Sesler derinleşiyor, dokunma daha belirleyici hâle geliyor, hatta bedenin kendi sınırları bile daha yoğun hissediliyor. Bu yüzden karanlığı bir “yokluk” olarak değil, algının yeniden örgütlendiği bir alan olarak düşünmeye başladım.
Bu yeniden örgütlenme hâli, karanlığı bir potansiyel alanına dönüştürüyor. Çünkü henüz hiçbir şey tam olarak sabitlenmiş değil: biçimler, sınırlar, yön duygusu… Hepsi geçici ve akışkan. Bu da karanlığı bir başlangıç mekânı hâline getiriyor. Henüz belirlenmemiş olanın, oluşmakta olanın alanı.
Antik Yunan düşüncesindeki “arkhe” kavramını çağdaş sanat pratiğiyle ilişkilendirirken hangi düşünsel kaynaklardan beslendiniz?
Bu ilişki benim pratiğimde deneyimle düşüncenin iç içe geçtiği bir süreçti. Ancak geriye dönüp baktığımda fenomenolojinin önemli bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Merleau-Ponty’nin bedenin mekânla kurduğu ilişkiye dair düşünceleri benim için belirleyici oldu. Mekânın sabit bir nesne değil, deneyim içinde sürekli kurulan bir şey olması fikri, mağarada yaşadığım deneyimle örtüşüyordu.
Bunun yanında jeolojik zaman fikri de önemli bir referans. İnsan merkezli zaman algısının dışına çıkmak, üretim biçimini de dönüştürüyor. Ama açıkçası en temel kaynak yine mağaranın kendisi. Orası yalnızca bir gözlem alanı değil; aynı zamanda düşünmeyi tetikleyen, hatta yönlendiren bir yer.

Yaklaşık on beş yıldır mağara araştırmaları yürütüyorsunuz. Mağaralarla ilişkiniz ilk olarak nasıl başladı?
İlk karşılaşma aslında mağaranın beni kendine çekişiydi. O ilk giriş anında yaşadığım deneyim, beklediğimden çok daha güçlüydü. Mekân algımın çözüldüğünü, alıştığım referansların ortadan kalktığını hissettim. Bu deneyimi tekrar etmek istedim. Zamanla bu tekrarlar bir alışkanlığa, ardından bir araştırmaya dönüştü. Farklı mağaralara gitmeye, daha dikkatli gözlem yapmaya başladım. Ama bu süreç hiçbir zaman tamamen sistematik bir araştırma olmadı. Hâlâ o ilk karşılaşmadaki merak ve bilinmezlik duygusu bu pratiğin içinde duruyor. Belki de bu yüzden mağara benim için bitmiş bir konu değil; sürekli açılan bir alan.
Bir mağaraya ilk giriş anında yaşadığınız deneyimi tarif etmeniz gerekse, bunu hangi duygular ya da imgelerle anlatırsınız? İlk giriş anını anlatmak biraz zor. Dışarıdaki açık, tanımlı dünyadan içeriye geçerken, yalnızca mekân değil, algı da değişiyor. Işığın azalmasıyla birlikte gözün alışma süreci başlıyor ve bu süreç hareketi yavaşlatıyor. Sesler farklı yankılanıyor, zemin daha dikkatli hissediliyor. Beden bir anda daha temkinli, daha uyanık hâle geliyor. Bu durumu bazen bir askıya alınma hâli olarak düşünüyorum. Günlük hayatta otomatikleşmiş hareketler devre dışı kalıyor. Yerine daha bilinçli, daha dikkatli bir varoluş geliyor. Bir yere ilk adım atma duygusu ve keşif duygusu da bambaşka.
Yeraltını yalnızca fiziksel bir alan değil, varlığın başlangıcını düşünmeye açılan bir eşik olarak tanımlıyorsunuz. Bu bakış açısı zaman içinde nasıl gelişti?
Başlangıçta mağara benim için daha çok fiziksel bir keşif alanıydı. Ama zamanla orada karşılaştığım oluşumlar beni düşünmeye zorladı. Özellikle jeolojik süreçler… Bir yüzeyin oluşumu, bir damlataşın büyümesi; bunlar insan ölçeğinin çok ötesinde zaman dilimlerinde gerçekleşiyor. Bu da başlangıç fikrini yeniden düşünmeme neden oldu.
Yeraltı bu anlamda bir geçmiş değil; hâlâ işleyen bir süreç. Bu yüzden onu bir eşik olarak görüyorum: hem geçmişe hem de henüz oluşmamış olana açılan bir alan.
Dupnisa Mağarası’nda gerçekleştirilen etkinlik, serginin önemli uzantılarından biri oldu. Bu deneyimin izleyiciler ve sizin için nasıl bir karşılığı olduğunu düşünüyorsunuz?
Dupnisa gezisi serginin önemli bir parçasıydı çünkü izleyicinin doğrudan deneyimle temas etmesini istedim. Sergide gördükleri şeylerin nereden geldiğini anlamanın en güçlü yolu buydu. Orada dikkatimi çeken şey, grubun davranışının yavaş yavaş değişmesiydi. Başlangıçta daha turistik bir hareket vardı ama içeri girdikçe insanlar yavaşladı, sesler azaldı, dikkat yoğunlaştı.
Bu dönüşüm benim için çok değerliydi. Çünkü sergide kurmaya çalıştığım şey tam olarak bu dikkat hâli. Mağarayı deneyimlemiş biri için işler artık sadece görsel değil; daha çok bir süreç, bir zaman hissi taşımaya başlıyor.
Mağara deneyiminin sessizlik, karanlık ve zaman algısı üzerindeki etkileri üretimlerinize nasıl yansıyor?
Bu üç unsur üretimimi doğrudan etkiledi. Özellikle zaman algısı… Çalışma biçimim yavaşladı. Tekrar eden hareketler, küçük birimler, katmanlı yüzeyler… Bunların hepsi mağaradaki oluşum süreçleriyle ilişkili. Sessizlik dikkati keskinleştiriyor. Karanlık ise, algıyı dönüştürüyor. Bunlar doğrudan temsil edilmese de işlerin içinde hissediliyor.
Çalışmalarınızda öne çıkan noktalama tekniği, mineral dokuları ve jeolojik katmanları çağrıştırıyor. Bu tekniğe yönelmeniz nasıl gerçekleşti?
Noktalama tekniği, yüzeyle kurduğum ilişkinin dönüşmesiyle ortaya çıktı. Tek bir jest yerine, tekrar eden küçük hareketlerin daha anlamlı olduğunu fark ettim. Mağaradaki oluşumlar da bu şekilde ilerliyor: küçük tekrarlar, yavaş birikimler… Nokta bu sürecin en temel karşılığı gibi. Her nokta bir temas, bir zaman birimi. Bir araya geldiklerinde bir yüzey oluşturuyorlar ama o yüzey hiçbir zaman tamamen kapanmıyor. Hep oluşum hâlinde kalıyor.
Binlerce noktanın oluşturduğu yüzeylerde sabır ve tekrar önemli bir yer tutuyor. Bu süreç sizin için meditatif bir deneyim mi yoksa fiziksel olarak zorlayıcı bir üretim alanı mı?
Bu süreç hem meditatif hem de fiziksel olarak zorlayıcı. Tekrar eden bir ritim var ve bu zihni sakinleştiriyor. Ama aynı zamanda bedeni zorlayan bir süreç. Bu yüzden işler sadece görsel değil; aynı zamanda bir emek ve süre kaydı.
Mağaralarda karşılaştığınız oluşumlar ile stüdyo pratiğiniz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Bilimsel gözlem ile sezgisel sanat üretimi arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Mağarada gözlem yapıyorum ama bu bilimsel bir kayıt değil. Daha çok dikkat etmek, görmek. Stüdyoda ise bu gözlemler birebir aktarılmıyor. Daha sezgisel bir şekilde yeniden kuruluyor. Arada doğrudan bir çeviri değil, bir etkileşim var.
Bugüne kadar sizi en çok etkileyen mağara deneyimi hangisiydi ve neden?
En çok etkileyen deneyimim Morca Düdeni oldu. Orada yaklaşık 750 metre derinlikte kamp yaptım ve bu, sadece zihinsel değil, ciddi anlamda fiziksel olarak da zorlayıcı bir süreçti. Aşağı indikçe bedenin sınırları çok daha görünür hâle geliyor. Nem, soğuk, dar alanlar, sürekli dikkat gerektiren hareketler… Bunların hepsi bir süre sonra yalnızca fiziksel bir zorluk olmaktan çıkıyor; zihinsel bir dayanıklılık meselesine dönüşüyor. Yukarıdaki dünyayla bağın neredeyse tamamen koptuğu bir noktada, zaman algısı da değişiyor. Ne kadar süre geçtiğini tam olarak kestiremiyorsun; gün ve gece kavramı ortadan kalkıyor.
Orada kamp yaptığımız an benim için kırılma noktasıydı. Çünkü artık “ziyaret eden” biri değildim; o mekânın içinde, onun koşullarıyla var olmaya çalışan bir bedendim. Bu çok yalın ama aynı zamanda çok yoğun bir deneyim.
Zorlayıcıydı, evet. Ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde güçlendiriciydi. Çünkü sınırlarınla karşılaşıyorsun ve o sınırların sandığından daha esnek olduğunu fark ediyorsun. Bu da bende bir tür merakın derinleşmesine yol açtı. Korkudan geri çekilmek yerine, daha fazla anlamak istemeye başladım. Bu deneyim üretim pratiğimi de etkiledi. Daha sabırlı, daha dayanıklı ve sürece daha açık bir yerden çalışmaya başladım. Çünkü orada öğrendiğim şey şuydu: Zor olan, aynı zamanda dönüştürücü de olabiliyor.
Bundan sonraki üretimlerinizde mağara araştırmalarını hangi yönlerden derinleştirmeyi düşünüyorsunuz?
Mağara benim için hâlâ bitmiş bir konu değil. Zaman, oluşum ve tekrar meselelerini daha da derinleştirmek istiyorum. Aynı zamanda bu deneyimi farklı malzemelerle düşünmek de ilgimi çekiyor.




















