Marcus Graf ile Ali Ekber Kumtepe’nin söyleşisinde, sanatçı, peyzajı insanın izleri üzerinden yeniden kurduğu “zihin manzaralarını”, malzemeyle kurduğu hassas ilişkiyi ve çağdaş sanat içindeki kavramsal yaklaşımını anlatıyor. Ali Ekber Kumtepe’nin “Ben bir şey yapmıyorum” adlı sergisi, Bursa’da yer alan Konum Balat’ta sanatseverlerle buluştu. Marcus Graf küratörlüğünde gerçekleşen sergi, Ali Ekber Kumtepe’nin malzemenin fiziksel yapısını ve kültürün yankılarını kendine özgü bir görsel dile dönüştürdüğü çalışmalarını bir araya getiriyor.
Röportaj: Marcus Graf
Sayın Ali Ekber, şu anda ağırlıklı olarak grafik tasarım ve reklamcılık alanındaki çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Ancak ben sizi yaklaşık 20 yıldır bir sanatçı olarak tanıyorum ve daha önce 2007 yılında Siemens Sanat’ta düzenlenen “Art and Money” sergisinde birlikte çalışmıştık. Şimdi ise Bursa’da yeni bir resim ve heykel serisi sunuyorsunuz. Son dönem çalışmalarınız üzerine konuşmaya geçmeden önce, sanat anlayışınız, sanata yaklaşımınız ve sizi ilgilendiren temel estetik ve kavramsal meseleler hakkında konuşmak isterim. Bir sanatçı olarak genel biçimsel ve kavramsal ilgi alanlarınız nelerdir? Hangi medyaları kullanmayı tercih ediyorsunuz? Nasıl bir estetik yaklaşım benimsiyorsunuz ve bir sanatçı olarak hangi konular üzerine yoğunlaşıyorsunuz?
Marcus, 20 yıl sonra tekrar bir araya gelmek benim için çok kıymetli. Tasarım ve reklam dünyasındaki profesyonel disiplinim, sanatıma her zaman yapısal bir zemin hazırladı; ancak sanat pratiğim her zaman daha özgür ve deneysel bir alan olarak kaldı.
Yeni işlerimdeki sanat anlayışım, manzara türünü çağdaş bir bağlamda yeniden yorumlamak. Romantik-şiirsel imgeler yerine, insanları sahneden çıkararak geriye yollar, çitler, dağlar, geçitler ve harabelerin yani kültürel kalıntıların üzerine odaklanıyorum.
Bu sahneleri, izleyicinin kendi psikolojik arazisinde dolaştığı birer “zihin manzarası” olarak kurguluyorum. Malzemelerle, form ile soyutlama arasında gidip gelen, dokunulabilir bir gerçeklik oluşturuyorum.

Resimlerinizde doğa kavramı ve doğanın temsili üzerine konuşalım. Sizi doğaya ve peyzaj resmine yönelten şey nedir?
Beni doğaya çeken unsurlar aslında gündelik hayatımın ve görsel hafızamın birer parçası. Vaktimin önemli bir kısmını yollarda geçiriyorum; bu yolculuklar sırasında karşılaştığım ıssızlık ve mesafe duygusu zihnime kazınıyor. Aynı zamanda izlediğim filmlerdeki sahneler, hafızamda beni sürekli meşgul eden karelere dönüşüyor. Bu birikmiş imgeleri ve yol hikayelerini, kendi sanatsal anlayışım çerçevesinde malzeme ile yeniden yorumluyorum.
Gerçekten de resimleriniz bir yol filminden sahneleri andırıyor. Ayrıca çalışmalarınızda belirgin bir boşluk duygusu da hissediliyor.
Evet, filmlerde yol sahnelerini merkeze alan sinema anlayışını çok önemsiyorum. Yaptığım son seride özellikle Abbas Kiarostami’nin kareleri var; bu kareleri kendi sanatsal bağlamıma yakın malzemelerimle yeniden yorumluyorum. Boşluk duygusunu sağlamak için sahnelerin içinden insan figürlerini tamamen çıkarıyorum ve mekânı o çıplak haliyle izleyiciyle karşı karşıya bırakıyorum. Boşluk, resimlerimde kavramsal olarak mutlak bir sessizliği temsil ediyor. Böylelikle izleyiciyi sadece görsel bir tanıklığa değil, malzemenin gerçekliğiyle kurulan yüzeylere temas etme arzusunu da tetikliyorum.
Resimlerinizde insan figürleri yer almamasına rağmen, çitler, yollar ya da diğer izler aracılığıyla insan uygarlığının varlığı her zaman hissediliyor. Kompozisyonlarınıza eklediğiniz bu kültürel unsurları nasıl seçiyorsunuz?
İnsanın kültürel mirası ve medeniyete dair bıraktığı kalıntılar; aslında bizzat deneyimlediğim coğrafyalardan, izlediğim filmlerden ve yaptığım araştırmalardan hafızamda yer edinen görsellerin birer yansımasıdır. Bu imgelerin birer yapıta dönüşmesi için onları farklı malzemelerle medyumlara aktarıyorum. Sonuç olarak işlerimde boşluk kavramı, bir ‘hiçlik’ metaforu üzerinden, var olanın yok oluşuyla simgelenmektedir.

Eseri resmetmeden önce eskizler yapıyor musunuz?
Taslaklar zihnimde sürekli gelişmeye ve evrilmeye devam ediyor. Süreç içinde küçük çizimlerden yola çıkarak dijital eskizler oluşturuyorum; ancak tuvalin başına geçtiğimde, malzemenin katmanlı yapısına ve kendi doğasına alan açıyorum. Sonuç olarak, başlangıçta hazırladığım eskizlerle tuvalin bitmiş hali arasında görsel çıktı açısından birebir bir aynılık olmuyor; malzeme süreci kendi yönüne çekiyor.
Tuval üzerinde kullandığınız malzemelerden bahsedelim. Geleneksel malzemelerin yanı sıra doğal malzemelerle de çalışıyorsunuz. Bunu neden tercih ediyorsunuz, nasıl uyguluyorsunuz ve bu malzemelerle tam olarak neler yapıyorsunuz?
Tuval üzerinde dokuyu hissetmek beni doğrudan gerçeklikle buluşturuyor. Bu malzemelerin doğasına alan açarak sürekli yeni arayışları sorguluyorum. Aslında bir şeyleri aktarmak için sadece boyayla sınırlı kalmayıp; tuval, farklı malzemeler, video veya enstalasyon gibi çeşitli medyumları kullanmak beni daha özgür hissettiriyor. Malzeme, çalışmalarımın üzerinde aslında yeterince ‘kendinden bahsediyor’; ancak onları henüz bulduğum veya gördüğüm anlarda bile içimde uyanan heyecan, zihnimde yepyeni ilişkiler ve kurgular oluşturuyor.
Malzeme kullanımı benim için çok hassas bir konu. Malzemeyi kullanarak görüntüyü gerçekliğin dışına çıkarırken, bu yaklaşımın ‘kitsch’ bir noktaya evrilmemesini çok önemsiyorum. Bu yüzden malzemelerin tuvale uyarlanma sürecini büyük bir titizlikle planlıyor ve bu dengeyi korumaya gayret ediyorum.

Mevcut serinizde rengin rolünü nasıl tanımlarsınız?
Bu yeni seride renkler, aslında hafızamda yer etmiş olan medeniyet kalıntılarının gerçek renklerini temsil ediyor. Görsel belleğimde iz bırakan o paslı demirlerin, yıpranmış duvarların ve doğadaki yapıların asıl tonları arasında gidip geliyorum. Seride fazlasıyla kullandığım renklerin dışına çıkan kırmızı ağırlıklı bir çalışma da yer alıyor; bu çalışmayla, sergideki topraksı tonların dışına çıkarak bilinçli bir yabancılaşma sağlamayı hedefledim.
Bu seri için büyük boyutlu çalışmalar yapmayı tercih etmişsiniz. Format ve ölçü, çalışmalarınız açısından ne kadar önemli ve üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?
İşlerimi büyük ebatlarda oluşturma sebebim; izleyicinin boşluğun içine çekilmesini sağlamak, resme karşıdan bakmak yerine onun içine girmesine olanak tanımaktır. Aynı zamanda büyük ebatlar, malzeme kullanımı ve malzemenin kendi doğasıyla kurduğum ilişki için bana oldukça rahat bir alan açıyor.

Her sanat serisi insana yeni bir şey anlatır ve öğretir. Bu resimlerden siz neler öğrendiniz?
Bu seriyle birlikte aslında sıfırdan bir mekân oluşturmayı ve bir sanatçının bağımsız olarak neler yapabileceğini deneyimledim. Geleneksel sanat merkezlerinden veya alışılagelmiş galerilerden uzaklaşarak, kendi çekim alanımızı nasıl kurgulayabileceğimizi planlamayı öğrendim. Bu süreç bana sadece resim yapmayı değil; bir düşünceyi, bir atmosferi fiziksel bir mekâna dönüştürme sorumluluğunu öğretti.


















