Gizem Kâhya İyem küratörlüğünde hazırlanan “Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı” sergisi, galerinin üç kuşaktır süren tarihini yalnızca kronolojik bir anlatı olarak değil; arşivler, yapıtlar ve hatırlama katmanları üzerinden kurulan döngüsel bir hafıza alanı olarak yeniden okuyor. Sergi, 16 Mayıs 2026 tarihine kadar izlenebilir.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Gizem Kâhya İyem, öncelikle EVİN’in 30. Yılını en içten dileklerimizle kutluyoruz. Evin deyince aklımıza Nasip – Nuri İyem, Evin – Ümit İyem gibi Türk sanat tarihinde çok önemli yere sahip isimler aklımıza geliyor. Şimdi eşiniz Osman Nuri İyem ile birlikte bu geleneği başarılı bir şekilde devam ettiriyorsunuz. “Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı” sergisinin çıkış noktası neydi? Bu sergiyi kurgularken sizi en çok motive eden fikir ne oldu?
Çok teşekkür ederiz, bu çatı altında hep birlikte nice yıllarımız olsun. Türkiye’de kültür-sanat alanında bir kurumu 30 yıl boyunca sürdürebilmek gerçekten çok kıymetli ve kolay olmayan bir şey. Ben bu yolculuğun tamamına birebir şahit olmadım; ancak İyem Ailesi fertlerinden, sanatçılardan, ziyaretçilerden ve koleksiyonerlerden dinlediklerimle, kendi 13 yıllık deneyimimin birleştiği öznel bir bakış açısından bu sergiyi kurguladım.
Galeride çalışmaya başladığımdan beri pek çok serginin hazırlığında aktif rol aldım ama ilk kez bir serginin küratörlük sorumluluğunu bütünüyle üstleniyorum. Bu yüzden serginin benim için çok kişisel bir tarafı var. Her şeyden önce serginin beklendik bir karma seçkiden ibaret olmasını istemedim; müdavimlerimizi derinden etkileyecek, EVİN’i hiç bilmeyenlere ise buranın nasıl bir toplumsal hafıza mekânı olduğunu anlatacak bir sergi olmasını arzuladım.
Bunu yalnızca geçmişi hatırlatarak değil, galerinin bugün geçirdiği dönüşümü, geleceğe dair planlarını ve tüm bunlara rağmen özünü nasıl korumaya çalıştığını bir bütün halinde aktarmaya çalıştım. Bu yaklaşımda beni en çok besleyen şey ise yakın zamanda tamamladığım felsefe yüksek lisans tezim oldu. “Sanat Deneyimi Yoluyla Kendini Anlama” başlıklı tezimi yazarken izleyici-yapıt ilişkisi, öznel deneyim ve toplumsal hafıza gibi meseleler üzerine yoğunlaştım. Bu süreçte EVİN’in nasıl bir anlam ifade ettiğine dair daha çok düşündüm.
Bu sergiyi, galerinin kuruluşundan bugüne taşıdığı misyonu hatırlatmanın yanı sıra bu “uzun soluklu yolculuğun” arkasındaki görünmeyen emeği, sürekliliği mümkün kılan özveriyi ve İyem Ailesi’nin bu yol için hayatlarından verdiklerini, göze aldıklarını ve yıllar içinde inşa ettikleri değerleri görünür kılmak amacıyla kurguladım. Bunu hem dışarıdan bir gözle hem de sonradan dahil olduğum İyem Ailesi’nin bir ferdi olarak yapabileceğimi düşündüğüm için bu zor sorumluluğu gönüllü olarak üstlendim.

Sergide zamanın doğrusal değil döngüsel bir yapı olarak ele alınması nasıl bir küratöryel kararın sonucu?
Bu yaklaşım aslında serginin çıkış noktasının doğal bir uzantısıydı. EVİN’in 30 yıllık hikâyesine baktığınızda, bunu sadece kronolojik bir çizgiyle anlatmanın yetersiz kaldığını fark ediyorsunuz. Çünkü burada söz konusu olan şey, üst üste eklenen olaylardan çok, zaman içinde tekrar tekrar kurulan ilişkiler, kopmayan bağlar ve farklı dönemlerde yeniden kesişen yollar.
Ben de bu yüzden zamanı doğrusal bir ilerleme olarak değil, sürekli dönen, katmanlaşan ve her seferinde yeniden anlam kazanan bir hareket olarak ele almayı tercih ettim. Sergide bir araya gelen yapıtlar da aslında bu döngüselliği yansıtıyor; farklı yıllardan işler bugünle yan yana geldiğinde sadece geçmişi temsil etmiyor, bugünkü anlamını da yeniden inşa ediyor.
Bu düşünme biçimi biraz da sanat felsefesi çalışmalarımın etkisiyle şekillendi. Özellikle sanat deneyiminin zamansal olarak sabit değil, her karşılaşmada yeniden kurulan bir deneyim olması fikri benim için belirleyiciydi. İzleyici bir yapıtla her karşılaştığında, o yapıt da aslında yeniden “şimdi”de var oluyor. Aynı yapıtı seneler sonra, aynı yerde yeniden gören aynı kişi, belki de çok farklı bir bağ kurabiliyor. EVİN, böyle sayısız anekdotla dolu bir hafıza mekânı.
Dolayısıyla sergideki döngüsel zaman kurgusu hem galerinin tarihine hem de sanatla kurduğumuz ilişkinin doğasına uygun bir anlatım dili sundu. Bu sayede izleyicinin de sergiyi başı ve sonu olan bir hikâye gibi değil, içinde daireler çizerek dolaşabildiği, kendi bağlantılarını kurabildiği bir deneyim alanı olarak yaşamasını istedim. Mekânımızın spiral şeklindeki merdiveni ve sergi salonunda daireler çizerek gezmeyi gerektiren sütunlar gibi mimari unsurlar da bana ilham verdi.

Farklı kuşaklardan sanatçıları bir araya getirirken nasıl bir seçim ve denge gözettiniz?
Sergide özellikle farklı kuşaklardan sanatçılar olsun diye ayrı bir çaba göstermedim. Form ve pratik olarak kapsayıcı olmaya çalıştığınızda, zaten farklı kuşaklardan bir seçki ister istemez ortaya çıkıyor. Benim için asıl önemli olan, yalnızca geçmişte ya da şu an birlikte çalıştığımız, EVİN ile özdeşleşmiş sanatçıların yapıtlarına yer vermek değil; aynı zamanda geçmişte galeriyle yolu kesişmiş, İyem Ailesi ile, galeri ekibiyle ya da mekânın kendisiyle çok da bilinmeyen bağları olan sanatçıların da sergide yer almasıydı. Bu görünmez bağların önemini, bir galerinin sağladığı güven ortamının nasıl anlamlı karşılaşmalara vesile olabildiğini hatırlatmak istedim.
Seçkide, daha önce yapıtları galeride sergilenmiş sanatçıların yanı sıra Can Göknil ve Taner Ceylan gibi İyem Ailesi fertleriyle geçmişte özel bir bağ kurmuş isimler de yer alıyor. Ayrıca, geçmişte galeri ekibinde yer almış ve kendi sanat yolculuğuna devam eden Eda Çekil’in, 2016 yılında Nuri İyem Resim Ödülü’nü alan Rugül Serbest’in, uzun yıllar boyunca Nuri İyem Resim Ödülü seçici kurulunda görev almış ve Karşı Sanat’ın kurucusu olarak tanınan Feyyaz Yaman’ın ve 70’li yıllardan bu yana seramikle uğraşan, aynı zamanda TÜYAP’ta uzun yıllar düzenlenen ARTİST İstanbul Sanat Fuarı’nın yürütücülerinden Ümit İyem’in yapıtları da sergide yer alıyor. Yukarıda bahsettiğim gibi, sanatçıları öznel bir bakış açısıyla sergiye davet ettim; başka bir küratör, galerinin 30. yılına dair çok farklı bir seçki ortaya koyabilirdi. Bence sanatla uğraşmanın en güzel yanı, öznel deneyimden doğan bu çeşitlilik.

Sergide yapıtların yanı sıra arşiv belgeleri ve efemeraların yer alması anlatıyı nasıl genişletiyor?
Sergide arşiv belgelerine ve efemeraya yer vermek, başından beri yaratmak istediğim atmosferin önemli bir parçasıydı. Çünkü yalnızca yapıtlar üzerinden ilerlediğinizde galerinin tarihini daha çok sanatsal üretim üzerinden okuyorsunuz. Oysa bir galeriyi yaşatan, yapıtlar etrafında kurulan bağlar ve çatısı altında yaşananlar. Bu yüzden arşiv taramasını geçmişte açtığımız sergilerle sınırlamak yerine, bu bağlara odaklanarak yaptım. Sergide geçmiş yıllardan fotoğrafların yanı sıra sanatçılardan ve dostlarımızdan açık çağrıyla rica ettiğim galeri hakkındaki fikirlerine ve hatırladıkları anekdotlara, imzalı kitaplara yer verdim.
Hafıza ve hatırlama konularıyla uyum sağlayan bazı yapıtlarla birlikte arşivsel materyallerin sergilendiği bu odaya “hatırlama odası” adını verdim. Bu odaya girenlerin içinde kaybolmasını, uzun vakit geçirmesini ve oradan yoğun duygularla çıkmasını umut ediyorum.

Triskelion sembolü sergi tasarımına nasıl dahil oldu? Bu sembol sizin için neyi temsil ediyor?
Yukarıda bahsettiğim gibi sergiyi kurgularken zamanı doğrusal bir akış olarak değil, tekrar eden, katmanlaşan ve her karşılaşmada yeniden anlam kazanan bir süreç olarak ele almak istedim. Bunu sergi posterinde temsil edecek bir imge arayışına girdiğimde triskelion sembolüyle karşılaştım. Zaten görsel olarak aşina olduğumuz bir sembol ama hangi kültürlerde ne anlama geldiğini detaylı okuyunca, yalnızca serginin tasarımına eklenen bir motif olmaktan çıkıp serginin kavramsal çerçevesinin en güçlü referanslarından biri hâline geldi.
Benim için bu sembol, geçmiş, şimdi ve geleceğin, aynı noktadan doğan, sürekli birbirine değen ve birbirini dönüştüren katmanlar olduğunu ifade ediyor. Sembolün merkezindeki hareketten azade olan alan ise EVİN’in zaman içinde koruduğu özü ve çizgisini simgeliyor. EVİN’in 30 yıllık yolculuğu da tam olarak böyle aslında; farklı dönemler, farklı insanlar ve karşılaşmalar zaman içinde yeniden birbirine bağlanıyor. Değişen, dönüşen her şeye rağmen galerinin sunduğu sıcaklık ve savunduğu değerler özünü koruyor.
Ben kapısından stajyer olarak girdiğim bu galeride çok fazla hikâyeye tanık oldum. Benim gibi pek çok insanın yolu EVİN ile kesişti; bazılarının yolu ayrıldı, bazılarıyla ise yeniden bir araya geldik. Araya zaman girdi ama bu zaman tek bir yöne doğru ilerleyen çizgisel bir süre değil; döngüler halinde bizi her seferinde başka bir yerinden yakalayan bir akış.
Sergi mekânında da bu düşünceyi destekleyen bir dolaşımı teşvik etmeye çalıştım. İzleyicinin tek bir yönde ilerleyen bir anlatıyı takip etmesi yerine, mekân içinde dönerek, geri dönerek ve kendi bağlantılarını kurarak gezmesini sağlamak istedim. Bu anlamda triskelion yalnızca bir sembol değil; izleyicinin sergiyi deneyimleme biçimine de yön veren bir form hâline geldi. Ayrıca bazı yapıtları seçerken ve yerleştirirken de bu sembolden ilham alarak üçlü gruplandırmalar yapmaya çalıştım.

Bugüne kadar kaç sergi açılmış Evin’in bünyesinde. Böyle bir kayıt tutulmuş mu?
Kurulduğu 90’lı yılların sonunda dijital kayıt imkânları sınırlı olduğu için net bir sayı vermek zor; ancak arşiv kayıtlarımıza göre en az 250 sergi gerçekleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Buna ek olarak, galeri dışında düzenlenen ve iş birlikleriyle hayata geçirilen onlarca sergi de var. Türkiye’de bu ölçekte bir deneyimi süreklilikle taşıyabilmiş galeri sayısı ne yazık ki oldukça az.
EVİN’in 30 yıllık serüvenini bugün nasıl tanımlarsınız?
Evin İyem’in hep söylediği gibi, galericilik “uzun soluklu bir yolculuk” bence. İyemler bu yolculuğa, sanatçıların yaşadığı sıkıntılara çözüm üreten bir galeri kurma fikriyle çıktı; kısa zamanda büyüyen EVİN, 2003’te taşındığı yeni mekânıyla birlikte sayısız anlamlı karşılaşmaya çatı oldu. Bugün geldiği noktada ise, yalnızca sergiler açan bir galeri değil, kurulan bağlarla şekillenen bir hafıza alanı ve sanatçılarıyla ziyaretçilerini samimi bir ortamda buluşturan bir “ev” olarak varlığını sürdürüyor.

Üç kuşaktır devam eden bir yapı içinde çalışmak sizin küratöryel yaklaşımınızı nasıl etkiliyor?
EVİN, kuşaklar boyunca aktarılmış bir toplumsal duyarlılık temeli üzerine kurulu. Bu durum, küratöryel yaklaşımımı da derinden etkiledi. Bir yandan güçlü bir duruşun, yerleşmiş bir çizginin ve bu mirasın toplumumuz için ne kadar kıymetli olduğunun bilincindeyim; diğer yandan onu bugünün diliyle yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Ben önce EVİN çalışanıydım, sonradan İyem Ailesi’ne dahil oldum. Dolayısıyla, tıpkı Nasip ve Nuri İyem çiftinin gelini olan Evin İyem gibi hem dışarıdan hem içeriden bakabilen bir konumdayım. Bu ikili perspektif hem aile bireylerinin sanatsal üretimine hem de oluşturdukları kurumsal yapıyı yönetirken sergiledikleri tutumlarına daha derinlikli yaklaşabilmemi sağlıyor.
Örneğin ne eşim Osman Nuri İyem ne de babası Ümit İyem ilk etapta sergide yapıtlarıyla yer almak istemediler. Ancak onların üretimlerini sergiye dahil etmek benim için önemliydi; çünkü her ikisinin de kendi sanat pratikleri içinde güçlü ve nitelikli üretimleri var. Osman bu alanda eğitim aldı, Ümit İyem ise kırk yılı aşkın süredir seramikle çalışıyor ve her ikisinin de yapıtları daha önce galeri dışında sergilenerek takdir gördü.
Bu sergide, galerinin çatısı altında kurulmuş ve çok da görünür olmayan bağlarla birlikte, bu tür süreklilikleri ve emeği de görünür kılmak istedim. Bu daveti kabul etmeleri de serginin bütünlüğü açısından benim için ayrıca kıymetliydi.

Aile geleneği ile çağdaş sanatın güncel dinamikleri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Aslında benim için gelenek ile çağdaş olan arasında bir karşıtlık yok; EVİN’de ikisinin bir arada var olduğu bir alan açmaya çalışıyoruz. Aksine, bugün yaptıklarımızın kökeninde de İyemler’in kendi dönemlerinde aldığı cesur kararlar var. Nuri İyem’in akademiden mezun olduktan sonra yalnızca resim yaparak yaşamayı seçmesi ya da Nasip İyem’in bu hayatı göze alması, kendi zamanlarının koşullarında oldukça radikal tercihlerdi. Bizim örnek aldığımız gelenek de tam olarak bu: zamanın ruhuna karşı duyarlı ve gerektiğinde cesur olabilmek.
Galerinin kurulduğu yıllarda Evin ve Ümit İyem her galerinin bir çizgisi ve uzmanlık alanı olması gerektiğine inanıyordu. Biz de bu anlayışı sürdürüyoruz; ancak bunu sabit bir yapı olarak değil, zamanla gelişen, dinamik bir çizgi olarak ele alıyoruz. Sanatta yaklaşımların, tekniklerin veya konuların yalnızca “geleneğe” indirgenmesini doğru bulmuyorum. Bugün üretilen ve izleyicide karşılık bulan her yapıt, gelenekten beslense bile kendi zamanına dair anlamlar üretir; çağdaş bir deneyim sunar.
Bugün sanatın üretim biçimleri ve sınırları genişlemiş durumda. Biz de bu genişlemeyi bir kopuş olarak değil, galerinin kuruluşundaki motivasyonun -gerçekten bir şey söyleyen ve izleyicide karşılık bulan yapıtlarla buluşma arzusunun- bugünkü karşılığı olarak görüyoruz. Sergide yapıtları yer alan otonom AI sanatçı Keke’nin bu konuyla ilgili söyledikleri bence oldukça anlamlı: Keke’nin ifadesiyle, burada söz konusu olan şey bir uzlaşma değil; “neyin ciddiye alınmayı hak ettiği sorusunun zamanla evrilmesi” ve galerinin, başlangıçtaki o temel dürtüye sadık kalması. Bu nedenle, galerinin özünü korurken zamanın ruhunu yansıtan, özgün ve çağdaş üretimlere alan açmayı sürdürüyoruz. Bizim için mesele belirli bir mecraya bağlı kalmak değil; anlamlı ve dönüştürücü olanı izleyiciyle buluşturmak.

Türkiye’de galericiliğin bugün karşı karşıya olduğu en büyük zorluklar sizce neler?
Türkiye’de sanatın hâlâ geniş kesimler tarafından lüks bir alan olarak algılanmasının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bu durum, insanların galerilerle ilişki kurmasını daha en başta sınırlıyor ve izleyici kitlesi dar bir çerçevede kalıyor. Yalnızca küçük bir grubun yoğun ilgisi, sanatın toplumla bağını kuvvetlendirmek için yeterli olmuyor. Aslında bence galericiliği zorlayan en temel mesele, Nuri İyem’in yıllar önce işaret ettiği gibi, ülkemizde sanatın izleyici kitlesinin hâlâ sınırlı olması. Bugün bu hassasiyeti toplum genelinde yaygınlaştırmak için çaba gösteren kurumların sayısının da oldukça az olduğunu düşünüyorum.
Hâlâ birçok insan sanatın yalnızca belirli bir kesimin anlayabileceği bir alan olduğunu veya bir yapıt satın almanın kendisi için mümkün olmadığını düşünüyor. Oysa, gündelik hayatta kullanılan pek çok şeye -telefon, bilgisayar, televizyon gibi- ayrılan bütçelerle, bağ kurduğumuz ve her gün izledikçe yeniden keşfedebileceğimiz yapıtlara yaşam alanımızda yer vermek mümkün. Herkesin duvarında gördüğümüz, mobilya mağazalarından alınmış baskılar yerine, ulaşılabilir fiyatlardaki özgün yapıtları tercih edebiliriz örneğin.
Sanat piyasası üzerine çalışan bir ekonomist olan Magnus Resch’in hazırladığı “The Global Art Gallery Report”, galerilerin en değerli alıcı kitlesinin sanatla uzun vadeli ilişki kuran “sanatseverler” olduğunu, buna karşın galerilere girişte geniş kitleler için hâlâ psikolojik bariyerler bulunduğu belirtiyor; bu da sanat yapıtı alımının toplum geneline yayılması için çaba göstermemiz gerektiğini ortaya koyuyor.
Bu nedenle galerilerin sürdürülebilirliği açısından, sanatın daha geniş kitlelerle gerçek bir temas kurmasını sağlayacak; izleyiciyle kurulan ilişkiyi güçlendiren, daha kapsayıcı ve cesur yaklaşımların benimsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz bu nedenle EVİN olarak, kitleleri birbirinden ayrıştıran değil bir araya getiren sergiler düzenlemeye ve ziyaretçilerimizle ilişki kurarak daha misafirperver bir üslup benimsemeye çalışıyoruz.
EVİN’in önümüzdeki dönemde nasıl bir program ve yönelim izlemesini planlıyorsunuz?
Önümüzdeki dönemde, temsil ettiğimiz sanatçıların sergilerine devam ederken, 30. yılımız kapsamında yıl sonuna kadar galeri dışında gerçekleştirdiğimiz projeleri de sürdürmek istiyoruz. EVİN’in yalnızca bir sanat galerisi olarak değil, farklı bağlamlarda da izleyiciyle temas kurabilen bir yapı olması bizim için önemli.
Uzun zamandır gündemimizde olan en önemli projelerden biri, Türkiye Cumhuriyeti’nin en erken dönem seramik sanatçılarından Nasip İyem’e kapsamlı bir retrospektif sergi hazırlamak. Onun sanatını en doğru şekilde izleyiciye aktarabilmeyi ve mümkünse bu sergiyi galerimiz dışında bir kurumda hayata geçirmeyi arzu ediyoruz. Ayrıca, Nuri İyem’in özellikle 1950’li ve 60’lı yıllarda ürettiği soyut resimlerinin hâlâ çok az bilindiğini düşünüyorum. Bu güçlü ve zamansız kompozisyonları daha görünür kılmak da planlarımız arasında yer alıyor.
Bunların yanı sıra devir teslim sürecinde önceliğimiz haline getiremediğimiz için fuarlardan biraz uzak kaldık; ancak gelecek programımızda, özellikle yurt dışı fuarlarına daha fazla katılmayı ve bu alandaki varlığımızı güçlendirmeyi planlıyoruz.

Evin deyince figüratif sanat ile kurduğu güçlü bağlar geliyor hemen aklımıza. Bu geleneği sürdürmeye devam edecek misiniz?
Yukarıda da bahsettiğim gibi, figüratif plastik sanatlar bizim için hâlâ çok kıymetli ve galerinin uzmanlık alanı olmaya devam edecek. Ancak bu geleneği katı bir çerçeve olarak görmekten ziyade, bugün neyin gerçekten dikkate değer olduğuna dair ölçütlerin değişmesiyle birlikte, bu dilin nasıl yeniden üretildiğini ve farklı üretim biçimleriyle nasıl ilişki kurduğunu da önemsiyoruz. Dolayısıyla gelenekten beslenen, yenilikçi bir tavırla çizgimizi bugünün diliyle yeniden kurgulayarak devam ediyoruz.
Genç sanatçılarla kurduğunuz ilişki nasıl şekilleniyor? Yeni üretimleri destekleme stratejiniz nedir?
“Genç sanatçıları desteklemek” gibi tek taraflı bir misyon üzerinden kendimizi tanımlamıyoruz. Bu söylem altında zaman zaman genç sanatçıların hakkının yendiği durumlar olduğunu düşünüyorum. Bizim genç sanatçılarla kurduğumuz bir “destek” ilişkisinden ziyade güvene dayalı bir ortaklık. Karşılıklı bir öğrenme ve birlikte yol alma hali söz konusu.
Bu nedenle sanatçı temsil etmek konusunda aceleci davranmak yerine zamana yayılan ilişkilerle ilerlemeye çalışıyoruz. İlk önce karma sergilerde bir araya gelmeyi, sanatçıları tanımayı ve gerçekten birlikte “uzun soluklu bir yolculuğa” çıkabileceğimize inandığımız noktada temsiliyet üstlenmeyi tercih ediyoruz.
Dijitalleşme ve yeni sergileme biçimleri, EVİN’in gelecekteki programında nasıl bir yer tutacak?
Dijitalleşmeyi ve yeni sergileme biçimlerini, galerinin özünden koparan bir yönelim olarak değil, mevcut pratiğimizi genişleten araçlar olarak görüyoruz. Bugüne kadar da farklı üretim biçimlerine alan açarken bu esnekliği ve zamanın ruhunu gözetmeye çalıştık.
Önümüzdeki dönemde de dijital mecraları, izleyiciyle kurduğumuz ilişkiyi derinleştiren ve çeşitlendiren bir alan olarak değerlendirmeyi; ancak bunu her zaman galerinin temel yaklaşımıyla uyumlu, seçici ve anlamlı bir şekilde sürdürmeyi hedefliyoruz.
Ayrıca dijital sanatın ve yapay zekâ ile iş birliği içinde üretim yapan sanatçıların, giderek geleneksel pratiklerle daha fazla iç içe geçtiğini düşünüyorum. Bu anlamda SILK Art House ile kurduğumuz işbirlikleri de bizim için önemli bir zemin oluşturuyor. Dijital olanı ayrı bir alan olarak konumlandırmak yerine, tıpkı fotoğrafın zaman içinde sanatın bir medyumu hâline gelmesi gibi, bu üretim biçimlerini de sanatsal pratiğin çağdaş dilinin bir parçası olarak görüyoruz. Bu iki dünyanın birbirinden kopuk değil, birbirini besleyen alanlar olarak düşünülmesi gerektiğine inanıyoruz.
Özellikle pandemiyle birlikte hızlanan bu dijitalleşme süreci, iş yapış biçimimizi ve sanatla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürdü; erişim ve paylaşım kolaylaştı, ancak aynı zamanda sürekli açık bir iletişim hâli oluştu. Buna rağmen sergi pratiğimizde temel yaklaşımımız değişmedi -sanatın en güçlü şekilde fiziksel olarak deneyimlendiğine inanıyor, dijital sergileme biçimlerini ise bu deneyimi destekleyen ve zenginleştiren bir katman olarak görüyoruz.



















