Filiz Piyale Onat’ın “Omorika” adlı sergisi, Marcus Graf küratörlüğünde, 12 Nisan 2026 tarihine kadar Decollage Art Space’te izlenebilir. Sanatçının peyzajları, manzarayı yalnızca estetik bir görüntü olmaktan çıkararak yalnızlık, yokluk ve insanın doğal dünyadaki değişen konumu üzerine düşünmeye davet ediyor. Sergi üzerine Filiz Piyale Onat ile sohbet ettik.
Röportaj: Burcu Dimili
“Omorika” sergisinin ortaya çıkış sürecinde sanatçı ve küratör arasındaki diyalog nasıl gelişti? Bu serginin kavramsal çerçevesi hangi noktada netleşti?
Marcus Hoca’ya sergiyle ilgili ilk eskiz dosyasını gönderdiğimde, aslında bu kadar ortak bir dil yakalayacağımızı bilmiyordum. Ama o dosyaya verdiği tepki çok belirleyici oldu. Konuya hassasiyetle yaklaştı ve bana alan açan bir yaklaşım benimsedi. Bu da süreci benim için çok güvenli ve akışkan hâle getirdi.
Kavramsal çerçeve en baştan tamamen net değildi aslında. Ben üretirken bazı şeyler yavaş yavaş görünür oldu. Marcus Hoca’nın mekâna dair önerileri ve birlikte yaptığımız konuşmalarla, serginin odağı daha da belirginleşti. Özellikle hafıza, göç ve aidiyet meselesi, işler arasındaki ilişkiler üzerinden kendiliğinden belirdi diyebilirim.

Çalışmalarınızda peyzaj, yalnızca doğayı temsil eden bir görüntü değil; aynı zamanda içsel bir düşünme alanı gibi işliyor. Peyzajı bu tür bir zihinsel ve duygusal mekân olarak ele alma fikri üretim sürecinizde nasıl gelişti?
Aslında peyzajla kurduğum ilişki hiçbir zaman sadece “bakılan” bir şey olmadı. Daha çok içinde dolaşılan, hatta bazen kaybolunan bir alan gibi. Zamanla fark ettim ki yaptığım manzaralar dış dünyayı anlatmaktan çok, içsel bir durumun karşılığı, yani Marcus Hoca’nın tanımladığı gibi “landscape” değil, “mindscape”.
Özellikle katmanlı ve yarı saydam yüzeylerle çalışmaya başladıktan sonra bu durum daha da belirginleşti. Görüntü sabitlenmek yerine sürekli kayar hâle geldi. Bu da peyzajı bir yer olmaktan çıkarıp bir düşünme biçimine dönüştürdü. İzleyicinin de o boşlukta kendi zihinsel yolculuğunu yapabileceği bir alan açmak istiyorum aslında.

“Omorika” serisinin, eski Yugoslavya’dan İstanbul’a uzanan aile hikâyenizle ilişkili olduğunu biliyoruz. Kişisel hafızayı doğa imgeleriyle bir araya getirirken nasıl bir görsel dil geliştirdiniz?
Bu serideki dil biraz sezgisel olarak gelişti diyebilirim. Aile hikâyem çok doğrudan anlatılabilecek bir şey değil aslında. Daha çok parçalı, eksik ve zamanla dönüşmüş bir hafıza.
Omorika ağacı burada benim için hem çok somut hem de oldukça şiirsel bir imgeye dönüştü. Coğrafyayla, göçle ve köklenme meselesiyle bağ kuran bir taşıyıcı gibi. Ama bunu birebir anlatmak yerine, daha belirsiz ve kapalı bir görsel dil kurmayı tercih ettim. Bulanık yüzeyler, silinen ya da tam ortaya çıkmayan imgeler biraz da bu yüzden var. Çünkü hafıza da zaten böyle çalışıyor, net değil, sürekli değişiyor, bazı şeyleri saklıyor.

Resimlerinizdeki sade kompozisyonlar, boşluklar ve bulanık yansımalar izleyiciyi meditatif bir duraksamaya davet ediyor. Sessizlik ve belirsizlik gibi unsurlar sizin için resmin anlatımında nasıl bir rol oynuyor?
Benim için boşluk aslında eksiklik değil, tam tersine çok aktif bir alan. İzleyicinin duraksayabileceği bir nefes aralığı gibi…
Sessizlik de benzer şekilde… Gürültülü bir anlatım yerine, daha yavaş ve içe dönük bir deneyim kurmak istiyorum. Çünkü bazı şeylerin ancak durduğumuzda, yavaşladığımızda fark edilebildiğini düşünüyorum.
Belirsizlik ise biraz bilinçli bir tercih. Her şeyi tanımlamak ya da sabitlemek istemiyorum. İzleyiciyle aramda açık bir alan kalsın istiyorum. Herkesin kendi hafızasıyla, kendi duygusuyla tamamlayabileceği bir yer.



















