İlk kişisel fotoğraf sergisi “Zihnimdeki Dalgalar” ile izleyiciyi denizin yüzeyinde dolaşan düşüncelere davet eden Ayşegül Dalokay, fotoğrafı yalnızca bir görüntü üretme biçimi değil, aynı zamanda bir düşünme alanı olarak ele alıyor. Sanatçıyla sanat yolculuğunu, yavaşlamayı ve doğayla kurduğumuz ilişkiyi konuştuk.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Ayşegül Dalokay, ilk kişisel fotoğraf serginiz “Zihnimdeki Dalgalar”, 25 Nisan 2026 tarihine kadar C.A.M. Galeri’de yer alıyor. İlk kişisel fotoğraf serginiz olabilir ama sanat ile tanışıklığınız ilk değil. Röportajımız boyunca sanat yolculuğunuzu konuşacağız. Serginiz için tekrar tebrik ederiz. “Zihnimdeki Dalgalar” başlığı oldukça şiirsel bir çağrışım taşıyor. Bu serginin çıkış noktası nasıl oluştu?
Öncelikle çok teşekkür ederim. Daha önce bazı sanat fuarlarına ve karma sergilere katıldım ama evet bu ilk kişisel sergim. Sanatı kendimce uzun yıllardır izliyorum; özellikle sanatçıların yaratım süreçleri ile ilgili okumalar yapıyorum. Fotoğraf pratiğimin altında bu okumalar ve dolayısıyla sözcükler büyük yer kaplıyor.
“Zihnimdeki Dalgalar” oldukça kişisel bir gözlemden doğdu. Yaklaşık bir buçuk senedir çok çeşitli lokasyonlarda ve değişik hava şartlarında denizi ve dalgaları izliyorum. Bu süreçte dalgaların hareketlerini düşüncelerimize benzettim. Sürekli değişiyor, üst üste biniyor, dağılıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor… Bu rezonansı kamerayla görünür kılmaya çalıştım ve evet şiirsel bir isim koydum. “Zihnimdeki Dalgalar”. Belki de bugün yaşadığımız hıza, yüzeyselliğe, tükenişimize şiirsel bir direnç yaratabilmek için.

Serginizde deniz ve dalga imgeleri belirgin olsa da çalışmalarınız doğrudan bir manzara anlatısı kurmuyor. Bu yaklaşımı biraz açar mısınız?
Deniz ve dalgalar aslında burada bir çeşit metafor, bir manzara anlatısı değil. Sürekli devinim içinde olan bir yüzey var karşımızda ve ben bu yüzeydeki enerjiyi kameramla görünür kıldım.
Çalışmalarınızda hızın askıya alınması ve yavaşlama fikri öne çıkıyor. Günümüz görsel kültürü içinde bu yaklaşımı nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bu konu üzerine uzun zamandır düşünüyorum. Fotoğraf pratiğimin edebiyat ile yakından bağı olduğunu söylemiştim, bu noktada biraz Adas’tan bahsetmek istiyorum.
Adas, eşimle birlikte 2017 yılında hayata geçirdiğimiz bir kültür-sanat platformu. Zaman zaman sergilere ev sahipliği yapan ama esas olarak sanat-edebiyat etrafında düşünme alanları açan bir yapı. Edebiyat seminerlerini ben yürütüyorum. Yıllar içinde bu buluşmalar, farklı insanların aynı metin etrafında bir araya geldiği, birlikte düşünmenin mümkün olduğu ortak bir zihinsel zemine dönüştü.
Bugüne kadar yüzü aşan kitabı birlikte okuduk. Özellikle yaşadıkları çağla, coğrafyayla ve insanlık halleriyle derdi olan varoluşçu yazarlara ait metinleri… Bu metinler yalnızca okunmadı; birlikte düşünüldü, tartışıldı ve zaman zaman kişisel deneyimlerle yeniden anlam kazandı. Her seminer, metnin sınırlarını biraz daha genişleten, okurun kendi deneyimiyle metin arasında yeni bağlar kurduğu bir karşılaşmaya evrildi.
Adas’ta gerçekleştirdiğimiz buluşmaları, artan enformasyon akışı, dijital dayatmalar karşısında giderek eksilen kelimelerimize, yoksullaşan dilimize ve bununla paralel daralan zihinsel dünyamıza karşı ısrarlı bir direnç alanı olarak görüyorum. Çünkü dil yalnızca bir ifade aracı değil; 20. Yüzyılın en etkili filozoflarından biri olan Ludwig Wittgenstein’ın söylediği gibi; “Dil dünyayla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını belirliyor.”, görme biçimimizi etkiliyor. Kelimeler eksildikçe, aşındıkça anlam alanımız da daralıyor. Daha yüzeyde, daha az dikkatle bakıyoruz. Oysa düşünmek, görebilmek zaman isteyen eylemler. Düşüncenin yavaşlaması, derinleşebilmesi için bakışın da yavaşlaması gerekiyor.
Görmeyi yeniden kurmak… Söylemin sınırlarını algoritmaların belirlediği bugünün dünyasında anlamanın, anlamlandırmanın ve gerçekten görebilmenin yollarını bulabilmek…
Bu düşünce ve arayışların sonucu oluştu Zihnimdeki Dalgalar. Çektiğim fotoğraflarda bir zaman aralığını kaydettim. İzleyicinin karşısında durabileceği hatta içine girebileceği bir tür zihinsel sığınak yaratmaya odaklandım.
Buna ihtiyacımız var; durabilmeye, gerçekten düşüncelerimizle baş başa kalıp düşünebilmeye…

Fotoğrafı bir temsil aracından çok bir düşünme alanı olarak ele aldığınızı söylüyorsunuz. Fotoğraf pratiğiniz zaman içinde nasıl evrildi?
Fotoğraf çekmeye başladığımdan beri benim meselem doğa ile kurduğumuz ilişkiyi güçlendirebilmek, algoritmaların yarattığı yankı odalarından çıkıp nefes alabilmek, aldırabilmek ve dünyaya şefkatle bakabilmek oldu.
Manuel objektiflerle çalışmanın üretim sürecinize nasıl bir etkisi oluyor?
Manuel objektiflerle çalışmak benim için biraz daha yavaş ve bilinçli bir üretim süreci anlamına geliyor. Hızlı ve neredeyse refleks halinde üretim yapmak istemiyorum. Bir çeşit içsel disiplin de diyebiliriz buna.
Ben hem dijital kameralarla hem de film kameralarla çalışıyorum. Özellikle analog kamera kullanmak üretim sürecini daha da yavaşlatıyor. Film sayısının sınırlı olması, banyo ve baskının vakit ve emek istemesi, kadrajla kurulan ilişkiyi derinleştiriyor. Işığı okuyarak, sabırla ilerlemek beni geliştiriyor, dünyayla kurduğum bağı derinleştiriyor.

Bu sergiden önce bir de Tuz Gölü kitabınız var değil mi?
Bu benim için çok özel bir çalışma oldu. Farklı mevsimlerde, gölün farklı bölgelerinde fotoğraflar çektim. Bilimsel verilere göre son 70 yılda Türkiye’deki sulak alanların %60’ından fazlası geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedildi. Kalan alanlar ise tarım politikaları, su rejimine müdahaleler, kirlilik ve iklim krizi gibi sebeplerle ciddi tehdit altında.
Olağanüstü doğası, görsel büyüsü ve özellikle flamingolar için sağladığı yaşam alanıyla Tuz Gölü gerçekten eşsiz bir coğrafya. Bu masalsı bölgede 2021 yılında binlerce flamingo yavrusunun susuzluktan yaşamını yitirdiği bir trajedi yaşadık. Bu olay gölün ve burada yaşayan canlıların ne kadar kırılgan olduğunu hepimize gösterdi.
Ne yazık ki geçtiğimiz aylarda benzer bir tablo tekrar yaşandı. Gölü besleyen su kanallarının yanlış yönlendirilmesi sonucu yaklaşık iki bin flamingo yavrusu hayatını kaybetti. Bu yalnızca doğayı değil, insanlığın ortak vicdanını da yaralayan bir durum.
Bu yıkıcı döngünün bir kez daha yaşanmaması için, hem görsel bir hafıza oluşturmak hem de bu eşsiz coğrafyaya karşı sorumluluğumu yerine getirmek adına kapsamlı bir fotoğraf kitabı hazırladım. Projenin sanatsal yönetmenliğini bugüne kadar otuzdan fazla prestijli sanat kitabına imza atmış olan mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ üstlendi. Kitabın metinleri ise fotoğraf tarihi profesörü Dr. Rolf Sachsse ve Marine Aubenas tarafından kaleme alındı. Yakın zamanda yayımlanacağını düşünüyorum.

Uzun yıllar yatırım bankacılığı yaptıktan sonra sanat alanına yönelmek oldukça güçlü bir dönüşüm. Bu değişim sizin için nasıl bir süreçti?
Lisans eğitimimi ekonomi üzerine aldım ve uzun yıllar yatırım bankacılığı yaptım. Bugün hayatım tamamen başka bir yöne evrilmiş olsa da o dönemin bana kazandırdığı metodolojik bakışın, disiplininin ve sabrın bu yolculuğun derinlerinde hâlâ var olduğunu hissediyorum.
2007 yılında Sakıp Sabancı Müzesi’nde izlediğim Abidin Dino retrospektifi, sanatla ilişkimi başlatan bir dönüm noktası oldu. Bu düşün insanının, bu özel sanatçının desenleri, mimar olan babamın çizimlerine götürdü beni. T cetveli, kalın uçlu kalem ve silgi. Çizim masasındaki o sessiz yaratım sürecinin içinde büyümüştüm. Biçim ve mekân kurgusuna aşinaydım. Estetik bakış, sadeliğin gücü o yaşlarda karşılaştığım hatta içinde yaşadığım olgulardı. Birkaç çizgi ile ne kadar çok şey aktarabildiğini fark ettiğim Abidin Dino’nun desenleri, babamın hafızamda kalan eskizleriyle birleşti zihnimde ve büyük bir uyanış yarattı.
Sevgili Murathan Mungan’ın söylediği gibi: “Her şeyin sizden habersiz ve sizde saklanmış olması.”
Ve ben görsel sanatlarla ilgilenmeye başladım. Kalbimi titreten 1900’lerin başından 1970’lere kadar olan dönemdi. İki Dünya Savaşı’nın yaşandığı, tüm değerlerin alt üst olduğu, insanoğlunun umut ve umutsuzlukla tanıştığı, yokluk ve acı dolu bir dönem ama olağanüstü bir üretim; sanatta, edebiyatta, müzikte…
Büyük bir merak ile okumaya, izlemeye, anlamaya çalıştım. Farklı sanatçıları, ürettiklerini, bugüne kalanları araştırdıkça fark ettim ki onların yaşam öyküleri yapıtlarına anlam veriyordu. Aslında bir taraftan kendimi de okuyordum.
Varoluşçu yazarlar, dönemin sanatçıları, birbirleri ile olan ilişkileri, mektupları, üretme tutkuları, beslendikleri kaynaklar… Ben Adas’taki seminerlerimde bunları anlattıkça kelimelerin yetmediğini hissettim ve hayatıma yeni bir ifade biçimi girdi; fotoğraf.
Önümüzdeki dönemde fotoğraf pratiğinizde keşfetmek istediğiniz yeni yönler var mı?
Fotoğraf benim için yalnızca bir görüntü üretme biçimi değil; dünyaya bakma ve düşünme biçimi. Dolayısıyla aklımda yeni projeler var.



















