Duygusal sembolist resimleri ile ünlü olan Edvard Munch (1863-1944), Alman ekspresyonizmin öncüsü olarak kabul edilir. 9 Şubat-13 Mayıs 2012 tarihleri arasında Schirn Kunsthalle Frankfurt’ta yer alan ve Centre Pompidou Paris ve Oslo Munch Müzesi işbirliği ile düzenlenen sergi, sanatçının çalışmalarına yeni bir bakış açısı getiriyor. Sergi, 28 Haziran-12 Ekim tarihleri arasında Londra Tate Modern’de de yer alacak. “Edvard Munch özünde modern bir sanatçıdır” hipotezi ile hazırlanan sergide, 130 eser bulunuyor.
Yazı: Ümmühan Kazanç
“Edvard Munch: Modern Göz” sergisinde, özellikle daha az incelenmiş olan 1944 yılına kadar tarihlenen geç dönem resimlerine yer verilerek, Munch’ın sadece 19. yüzyılın değil, 20. yüzyılın da sanatçısı olduğuna vurgu yapılıyor. Ayrıca sunumda, Munch’ın fotoğraf, film, tiyatro sahneleri gibi modern tekniklerle ilişkisine de odaklanılıyor. Sanatçının çalışmaları incelendiğinde, kompozisyonlarına, anlatımlarına, pozlarına hatta resimlerine fotoğraf ya da film formlarını ne derecede kabul ettiği ortaya çıkar. 60 tablonun ve 20 adet kağıt üzerine çalışmanın yanı sıra Munch’ın fotoğrafçı ve film yapımcısı olarak üretimlerine sergide iki bölüm ayrılıyor. 50 adet klasik fotoğraf çalışması ve 4 filmine de yer veriliyor. Serginin bir diğer boyutunda, sanatçının çizimlerinde, fotoğraflarında, grafik sanatı alanında, hatta heykellerinde tek ve aynı desenle nasıl ilgilendiği vurgulanıyor ve belli motiflere sık sık dönüşü Munch’un tüm çalışmalarını anlamak için önemli bir anahtar teşkil ediyor.
“Edvard Munch: Modern Göz” sergisi için hazırlanan Almanca ve 320 sayfa kitapta yaklaşık 300 resim bulunuyor. Kitabın önsözünü Max Hollein, makaleleri Magne Bruteig, Clément Chéroux, Arne Eggum, Mai Britt Guleng, Lasse Jacobsen, Angela Lampe, Philippe Lanthony, Pascal Rousseau, Iris Müller-Westermann, Sivert Thue, Gerd Woll ve Ingebjørg Ydstie kaleme almış.

Edvard Munch, “Ekely’de Şapkalı Oto portre (Sağ Profil)”, 1930, gümüş jelatin baskı, 11.7×7.9 mm., (© The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
‘Eğer Batarsan Bu Senin Hatandır’
Edvard Munch, 1863 yılında Norveç’in Hedmark bölgesindeki Løten’de doğar. Munch beş yaşındayken, otuz üç yaşındaki annesini tüberkülozdan kaybeder, 1877 yılında ablası Sophie, aynı hastalığın kurbanı olur. Sanatçının yaşamı boyunca ailesinin yaşadığı ölüm ve hastalıklar, onun çalışmalarına ve kronik manik-depresif kişiliğine açıkça yansır. Munch’ın şu sözleri çocukluğunda yaşadığı sorunları ve sonrasında sanatta kendini bulmasını çok iyi özetler: “Hayatıma bir yolculuk yaptığım zaman, eski püskü malzemelerden yapılmış, dalgalı bir denize sahibi tarafından şu sözlerle salınmış bir gemi gibi hissediyorum: ‘Eğer batarsan bu senin hatandır ve Cehennemin ateşinde sonsuza kadar yakılırsın’”.
Babasının ricası üzerine Kristiania’da yani bugünkü Oslo’daki teknik bir kolejde eğitim almaya başlar fakat sadece bir yıl sonra Kraliyet Sanat ve Tasarım Okulu’na kaydolur. Paris’e yaptığı birkaç ziyaret sonrasında, Munch izlenimci stilini 1885’lerden sonra bırakır. Babasının 1889 yılında vefatından ve büyük bir depresyondan sonra Munch, yaşadığı iç deneyimleri aktarmak için empatik sembolizm içinde metaforlar ve resimsel formüller geliştirir ve ekspresyonizmin öncülerinden olur. Munch’ın 20. yüzyılın başında bir sanatçı olarak büyüyen başarısına Paris ve Berlin’e yaptığı huzursuz ziyaretler, ciddi alkol problemleri ve zihinsel çatışmalar eşlik eder. Sinir krizi ve 1908 yazındaki birkaç aylık tedaviden sonra, iyileşmek için Norveç’te bir ev tutar. 1916 yılında, içine kapanık fakat oldukça verimli yaşam süreceği Kristiania yakınlarındaki Ekely mülkünü satın alır ve 23 Ocak 1944 yılında vefatına kadar burada yaşar.
Hayatının son üççeyreğinde Munch’ı acılar içinde inzivaya çekilmiş bir adam gibi gösteren kabul görmüş fikirlerin aksine, “Edvard Munch: Modern Göz” sergisi, sanatçının, günün estetik tartışmalarını nasıl takip ettiğini ve çalışmalarında en son temsil formları ile nasıl sürekli bir diyalog halinde olduğunu gösterir. 11 salonda ve 9 tematik gruplar halinde sunulan, zengin resim ve kağıt üzerine çalışmalar Munch’ın sinemayı, yazılı basını nasıl takip ettiğini ve bilime olan ilgisi, onun fotoğraf ve film alanındaki pratiklerini nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor. Aynı şekilde, onun modern tiyatro için hazırladığı sahne setleri, izleyici ve boşluktaki resimsel motif arasında yeni bir ilişki yaratılmasını sağlar. Çeşitli konu tekrarları ve sıklıkla bunlarla bağlantılı kısa ve öz bir ifade biçimine indirgeme, Munch’ın alametifarikası haline gelir.

Edvard Munch, “Ormanda Vampir”, 1916-1918, tuval üzerine yağlıboya, 158×145.5 cm., (© The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Tekrarlamalar
Kopyalarda, düzeltmelerde ve çeşitlemelerde, Munch’ın sıklıkla, aradan yıllar geçtikten sonra, kesin bir konuya döndüğü görülür. “Hasta Çocuk”un altı versiyonu, “Köprü Üzerindeki Kızlar”ın yedi ve “Vampir”in on tekrarı, Munch’ın çalışmalarında “tekrar”ın en önemli, sabit faktörlerden biri olduğunu ortaya koyar.
Bir diğer örnek, Munch’ın kendisini yatağın önünde gözleri yaşlı, çıplak bir kadın figürüne adamasıdır. 1906-1930 yılları arasında bu tema ile ilgili altı resim, birkaç çizim, bir fotoğraf, bir baskı ve bir heykel yapmıştır. Bulabildiği tüm farklı medyalarda bunu tekrarlaması, bu konuya manik bağımlığının yanı sıra Munch’ın büyük bir keskinlikle kendi kuşağı içinde, sanat eserlerinin yeniden üretilebilirliğinin 20. yüzyılda ne kadar önemli olduğuna işaret eder.

Edvard Munch, “Saat ve Yatak Arasında, Oto portre”, 1940-1943, tuval üzerine yağlıboya, 149.5×120.5 cm., (© The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Oto portreler
Oto portreler, Munch’ın sanatsal yaşamı boyunca sanki işinin bir parçasıymış gibi devam eder. Sanatçının kariyerinin başından vefatına kadar hazırladığı ve kişiliğini yansıttığı 70’ten fazla resim ve grafik çalışması, aynı zamanda 100’den fazla çizim, suluboya ve eskizler ile Munch’ın görsel otobiyografisini inceleme fırsatı ortaya çıkıyor. 19. yüzyılda, yalnızca beş oto portre üretmiş olmasına rağmen, bu rakam 1900-1944 yılları arasında 40’dan fazlaya ulaşır. Munch’ın kendisini sürekli acı çeken bir kişilik olarak betimlediği bu acımasız incelemeler de sergide izlenebilir.

Edvard Munch, “Warnemünde 53 Am Strom’da Oto portre”, 1907, jelatin baskı, 9×9.4 cm., (© The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Fotoğraf
Döneminin sanatçıları Pierre Bonnard, Édouard Vuillard ve Alfons Maria Mucha gibi Munch da yüzyılın değişiminde fotoğraf ile uğraşmaya başlar. 1902 yılında Berlin’den satın aldığı küçük bir Kodak fotoğraf makinesi ile onun hatıraları ile özdeşleşen resimlerin ve mekanların yanı sıra kendisinin fotoğraflarını çekmeye başlar. Uzun pozlama süreleri, etkileyici bir şeffaflık etkisi ortaya çıkarır. Munch’ı, döneminin ressamlarından çok, yazar/fotoğrafçılar ile karşılaştırmak daha doğru olacaktır. August Strindberg ve Émile Zola gibi yazarlar tarafından çekilmiş fotoğraflar gibi, Munch’ın fotoğrafları da oto portresine duyduğu hayranlığı ve hayatının resimlerini gösterme isteğini ortaya çıkarır. 1930’larda sonra Ekely’de portre fotoğraflarını çekmeye devam eder: sık sık kullandığı pozda, Munch fotoğraf makinesini kolunun boyu kadar öne uzatır ve bir ayna gibi yüzüne tutar.

Edvard Munch, “Rosa Meissner, Warnemunde’deki Hotel Rhône’de Odasında”, 1907, Agfa Lupex kağıt üzerine gümüş baskı, 8.7×7.3 cm., (© The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Sinema Tutkunu
20. yüzyılın başlarında Munch düzenli olarak sinemaya gider, Charlie Chaplin filmleri gibi uzun metrajlı ya da aktüel filmleri izler. 1927 yılında Fransa ziyareti sırasında küçük amatör bir kamera satın alır ve kendi çalışmalarını kayıt etmeye başlar. Günümüze kalan dört filminin beş ve yirmi yedi dakikası sanatçının kent yaşamına tutku ile bağlılığına tanıklık eder. Resimler; yayaları, geçmekte olan bir tramvayı, ahşap aksamlı açık bir at arabasını, caddenin köşesinde bekleyen bir kadını gösterir. Halasını ve kız kardeşini onlardan habersizce fotoğraflar ya da fotoğraf makinesini atölyesinin bir köşesine koyar. Munch’ın resimleri, fotoğraf ve filmlerden derinden etkilenmiştir. Renkli basında ve sinemada gösterildiği gibi, muhteşem ve dinamik hareketli kalabalıkları içeren kompozisyon biçimleri, kameraya doğru hareket eden insan ve atlar, büyük bir heyecanla onun resimlerine dahil edilir.

Edvard Munch, “İki İnsanoğlu, Yalnız Olanlar”, 1905, tuval üzerine yağlıboya, 80×110 cm., (Philip A. ve Lynn G. Straus koleksiyonu, © The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Sahneleme
1890’lardan itibaren Munch, figürlerin kafa kafaya düzenlenmesi ve dik duruşu gibi sahneleri sık sık teatral bir boyut ile tasvir eder. 1890’larda Berlin’de tanıştığı August Strindberg’in ve 1906 ve 1907 yılında onun için sahne tasarımı ve dekoratif duvar süsü yaptığı Max Reinhardt’ın etkisiyle, bu eğilimi yoğunlaşır. Strindberg ve Reinhardt samimi oda oyunu oynamak için vardır, bu dramatik formda duygusal empatiyi desteklemek için aktör ve oyuncu arasındaki mesafe en aza indirilir. Onlar için sahne bir odayı andırmalıdır, sadece bir duvar seyirciler için kaldırılır. Munch, 1907 yılında Reinhardt ile iş birliği yapmaya başladıktan sonra, izleyiciyi resimsel boşluğa çekmek için, bu sahneyi kesinlikle “Yeşil Oda” serilerine uygular.

Edvard Munch, “Kardaki İşçiler”, 1910, tuval üzerine yağlıboya, 224×162 cm., (Özel koleksiyon, National Museum of Western Art, Tokyo’ya ödünç, © The Munch Museum / The Munch Ellingsen Group / VG Bild-Kunst, Bonn 2011).
Görme Kusurları
1930 yılı yazında, Munch yüksek kan basıncı nedeniyle retina yırtılması sorunu yaşar, en iyi gördüğü sağ gözünde kanama başlar. İyileşmeye başladığı haftalarda, sistematik olarak o yırtık retina ile algılanan görsel izlenimleri kaydeder. 2 Haziran 1930 tarihinde “Büyük siyah bir kuş önümden yavaşça geçti”, “koyu kahverengi tüylerinden parlak mavi bir ışık yayılan sonra yeşile ve sonunda muhteşem bir sarı halkaya dönüşen kuş” notunu düşer. Bu yaklaşım sonunda, göz kamaştırıcı, titreşimli, iç içe geçmiş daireleri gösteren, canlı renklere sahip suluboyalar ve çizimler serisi ortaya çıkar. Gördüğünü resmederek, Munch görüntüsünü, baktığını resmeder. Bu durum Max Ernst’in aynı tarihlerde söylediği “bakışın içi” söylemiyle çakışır. Bu durum, Munch’ın sıra dışı modernliğinin de bir göstergesidir.
23 Ocak 1944’te Ekely’de huzur içinde vefat eden Munch, bütün çalışmalarını Oslo şehrine bağışlar: yaklaşık 1.100 tablo, 18.000 baskı, 4.500 suluboya ve çizim, 6 heykel, 92 eskiz defteri ve çeşitli mektuplar ve diğer yazışmalar.
Yazı ilk olarak Artam Global Art & Design Dergisi’nin 16. Sayısında yayınlanmıştır.



















