Talebeyiz Biz Derneği’nin Bor Sanat destekleriyle, 6 Şubat 2026 saat 18:30’da Minoa Pera’da gerçekleşecek olan “Cam Gibi Değil, Kum Gibi” adlı paneli, Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden üç yıl geçmişken inatla ve sanatla, yaratıcı eylemlilikten güç alarak insanlığı hatırlamaya davet ediyor. Talebeyiz Biz Derneği’nin kurucu ortaklarından Müge Ayan’la topluluk anlayışı, derneğin çalışmaları ve panel üzerine sohbet ettik.
Röportaj: Burcu Dimili
“Cam Gibi Değil, Kum Gibi” başlığı oldukça güçlü bir metafor. Bu ifade Talebeyiz Biz’in topluluk anlayışını nasıl özetliyor?
“Cam Gibi Değil, Kum Gibi” ifadesi, Sanat Elçileri Topluluğu’ndaki 15 yaşındaki bir gence ait. “Biz cam gibi değiliz; kırmıyoruz, kesmiyoruz birbirimizi. Daha çok kum gibiyiz. Zaman zaman dağılıyoruz, sonra yeniden bir araya geliyoruz; birlikte şekil alıyoruz.” demişti. Kum; hareket hâlinde, temas ettikçe biçimlenen bir yapı. Bizim topluluk anlayışımız da buna yakın duruyor: tek bir formda sabitlenmeyen, herkesin aynı anda aynı biçimde var olmak zorunda olmadığı, temasla dönüşen bir birliktelik. Gücünü tamamlanmışlıktan ya da pürüzsüzlükten değil, birlikte kalabilme kapasitesinden alan bir hal. Zamanla, karşılaşmalarla, çatışmalarla, kafa kafaya verip aranan çözümlerle şekillenen dinamik ve zorlu bir süreç topluluk olma süreci.

Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden üç yıl geçmişken, bu paneli tam da 6 Şubat’ta düzenlemek sizin için ne anlam taşıyor?
Depremin üzerinden üç yıl geçti. Bu süre içinde ihtiyaçlar ortadan kalkmadığı gibi daha yapısal bir hale geldi. İlk dönemde ortaya çıkan güçlü dayanışma refleksi ne yazık ki çok hızlı bir şekilde sönümlendi. Bu paneli 6 Şubat’ta düzenlemek, her yıl bu tarihte bir araya gelmek, dayanışmanın nasıl yeniden kurulabileceğinin yollarını aramaya devam etmekle ilgili. İnatla bir araya gelmeyi, birlikte hatırlamayı ve nasıl hatırlayacağımıza birlikte karar vermeyi önemsiyoruz. Bir arada olmanın açtığı gücü, daha adil bir dünya tahayyülüne doğru taşıyabilmenin yollarını arıyoruz. Bu paneli de bu ortak arayışın bir parçası olarak görüyoruz.

Dernek olarak çoklu krizler çağında genç olmayı uzun süredir tartışıyorsunuz. Bu süreçte gençlerin en temel ihtiyaç ve taleplerinin neler olduğunu gözlemlediniz?
Bu soruyu uzun süredir gençlerle birlikte düşünüyoruz. Kısa süre önce yayımladığımız “Şu An, Burada, Bir Umutla” başlıklı kitapçıkta, gençlerin ve gençlerle çalışan yetişkinlerin kaleminden çok farklı ihtiyaç alanlarına değindik; ekonomik güvencesizlikten eğitime, barınmadan psikososyal ihtiyaçlara kadar uzanan geniş bir tablo var. Bizim için bu süreçte özellikle öne çıkan başka bir ihtiyaç ise, ilginç bir şekilde şu oldu: Hata yapma özgürlüğü ve saçmalama hakkı. İlk duyduğunuzda belki şaşırtıcı gelebilir ama gençlerle yürüttüğümüz çalışmalar, saçmalama hakkı ile daha adil bir dünya tahayyülü arasında güçlü bir bağ olduğunu gösteriyor. Gençler daha adil bir dünya istiyor ve bunun sorumluluğunu almaya hazırlar. Ancak yetişkinler tarafından sürekli yargılandıkları, okul gibi yetişkinlerce kurulmuş sistemler içinde baskılandıkları bir ortamda, adım atmaları neredeyse imkânsız hale geliyor. Sonra da “apolitik” ya da “sorumsuz” diye etiketleniyorlar. Yargılanmayacaklarını bildikleri, deneyip yanılabildikleri ve sözlerinin ciddiye alındığı alanlar açıldığında gençler sorumluluk alıyor; birlikte düşünmenin ve birlikte karar vermenin yollarını arıyor. Gençlerin talebi, söz söyleyebilecekleri, sorumluluk alabilecekleri sahici alanlar. Formun AltıOnlar adına önceden verilmiş kararlar ya da yetişkinler tarafından formüle edilmiş çözümler değil.

Geçtiğimiz yıl DEPO İstanbul’da gerçekleşen “Biz hâlâ buradayız…” sergisinden bir seçkinin bu programa dahil edilmesi nasıl bir bağlam kuruyor?
“Biz hâlâ buradayız…” sergisinin çağrı metninde; “Günümüz dünyasının bizi hapsetmeye çalıştığı hissizlik ve uyuşmuşluk halinden yaratıcılıkla, sesle, sözle, renkle, hareketle ve sanatın bize sunduğu tüm imkânlarla çıkmaya ve bunu bir topluluk halinde, birbirimize omuz vererek, birbirimizden güç ve destek alarak yapmaya davet ediyoruz sizi” demiştik. Bu davet hâlâ geçerliliğini koruyor. Sergiyle panel arasında bir süreklilik ilişkisi var: daha adil ve özgür bir dünya tahayyülünü birlikte oluşturma ve bunun imkânlarını birlikte arama kararlılığı. Panelin çağrı metninde de “inatla ve sanatla” deyişimiz de bundan.
Panelde tartışmaya açılacak olan, gençlerle birlikte geliştirilen topluluk modeli bize nasıl bir birlikte kalma ve dayanışma pratiği öneriyor?
Panelde tartışmaya açacağımız topluluk modeli, gençlerle birlikte geliştirdiğimiz “Sanat Elçileri Takımadası” diye metaforlaştırdığımız, dört bileşenli bir model: Adacıklar, Geçitler, Yaşantılar Adası ve Olasılıklar Bulutu.
Adacıklar, bireyi merkeze alan alanlar. Her bir genci bir adacık olarak düşünebilirsiniz. Burası gençlerin kendilerini keşfedebildikleri, hızlarını ve sınırlarını kendilerinin belirlediği, toplulukla kendi hız ve ihtiyaçları doğrultusunda ilişki kurabildikleri alanları temsil ediyor.
Geçitler, bu adacıklar arasındaki bağları görünür kılıyor. Gençlerin birbirleriyle, yetişkinlerle ve farklı deneyimlerle ilişki kurabildiği; kopmadan hareket edebildiği bağlantı alanları bunlar. Bir adadan başka bir adaya yüzerek de geçebilirsiniz, köprüyle de. Yani farklı ilişkinlenme biçimlerine açık olma halini de temsil ediyor farklı geçitler.
Yaşantılar Adası, bir araya gelinen ve birlikte üretimin mümkün olduğu ortak alan. Atölyeler, buluşmalar, sergiler bu adada gerçekleşiyor; topluluk burada hem üretiyor, hem de sesini duyuruyor.
Olasılıklar Bulutu ise daha adil bir dünya arayışı etrafında yeni ihtimallerin yoklandığı açık ufku temsil ediyor. Bütün bunları niye yapıyoruz? Nasıl bir iklimin peşindeyiz?
Bu model, birlikte kalmayı tek bir biçime zorlamadan; bireyselliği, ilişkiyi ve ortak üretimi aynı anda taşıyabilen, nasıl bir dünya istediğimize birlikte karar verdiğimiz ve bu yönde birlikte eylediğimiz bir topluluk olma pratiği öneriyor.

Talebeyiz Biz, özellikle Hatay’da yürüttüğü çalışmalarla nasıl bir gelecek tahayyül ediyor? Bu panel bu yolculuğun neresinde duruyor?
Birlikte yaşamı merkeze alan ve burada gençlerin kendilerini etkin birer özne olarak konumlandırabildiği bir dünya tahayyül ediyoruz. Her şeyden önce bunun uzun soluklu bir süreç olduğunu söylemek lazım. Hızlı çözümlerin, tek atımlık atölyelerin, geçici projelerin değil de gündelik hayatın içine yerleşen ilişkisel pratiklerin peşindeyiz. Sanat, birlikte üretim ve dayanışmadan güç alıyoruz ve az önce de söylediğim gibi “nasıl bir dünya istiyoruz?” diye sorduğumuz, bunun cevabına birlikte kafa yorduğumuz, bunun ihtimallerini birlikte yokladığımız bir yol döşemeye çalışıyoruz diyebilirim.
Günbegün bu meselelere kafa yorarken sahada epeyce deneyim biriktirme olanağımız oldu. Bu panelde bu deneyimleri paylaşmayı, gençlerin sözünü çoğaltmayı ve topluluk olma modelimizi tartışmaya açmayı istiyoruz. Hatay’da kurulan bağların ve soruların İstanbul’da nasıl karşılık bulacağını görmek, yeni temaslara ve ortak düşünme imkânlarına alan açmak heyecanlı ve umuyorum ki hepimiz için ilham verici olacak.



















