Genç sanatçı Elif Su Yıldız, üretim pratiğinde tekrar eden jestler ve silikleşen figürler aracılığıyla hafızanın kırılgan yapısını ve benliğin süreksizliğini görünür kılıyor. Elif Su Yıldız’ın online kişisel sergisi Art Column’un Ayın Solo Sergisi bölümünde izleyebilirsiniz.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Elif Su Yıldız, sanatla kurduğun ilişki nasıl başladı? Resim bölümünü seçmene ne yön verdi?
Sanatla kurduğum ilişki, çok erken yaşlarda sezgisel bir yerden başladı. Başlangıçta çizmek benim için zihinsel bir kaçış alanı iken, zamanla kendimi çözümlediğim ve tanıdığım bir üretim süreci haline geldi. Üretim süreci, kendimle kurduğum bir diyalog alanı oldu. Resim bölümünü seçmem de bu sürecin devamı olarak, benim yön verdiğim bir karardı. Üreterek kendimi ifade etmek benim için en doğal yol haline geldi.
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümündeki eğitimin üretim pratiğini nasıl şekillendirdi?
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümündeki eğitimim, üretim pratiğimi teknik ve düşünsel olarak yeniden kurduğum bir zemin oluşturdu. Resim yapmak, yalnızca bir üretim biçimi olmaktan çıkıp düşünceyle iç içe geçen bir alana dönüştü. Ürettiğim şeyi sorgulamak, tekrar etmek ve kavramsal bir çerçeve içinde yeniden ele almak pratiğimi oluşturdu. Atölye ortamı ve hocalarımla kurduğum diyalog bu süreçte belirleyici bir rol oynadı. Üretim daha sorgulayıcı, kavramsal bir yapı kazandı.

Mezuniyet sonrası üretim sürecinde nelerin değiştiğini hissediyorsun?
Mezuniyet sonrası üretim sürecimde, pratiğim daha bağımsız ve deneysel bir hal aldı. Üniversite sürecinde kazandığım teknik bilgi ve kavramsal yaklaşımım artık kendi yönlendirmemle şekilleniyor. Neyi, nasıl ve neden yaptığımı sorgulayarak hareket ediyorum. Üniversiteyi bir referans noktası olarak alırken; üretimim deneyimlerim, gözlemlerim doğrultusunda şekilleniyor ve kendi kendini sorgulayan ve düşündüren bir süreç haline geliyor.
İşlerinde tekrar eden jestler önemli bir yer tutuyor. Tekrar senin için neden bir “düşünme yöntemi”?
İşlerimde tekrar eden jestler, günlük hayatta sıkça yaşadığımız şeylerin bir biçimi aslında. Tekrar, bazen herhangi bir hareketin anlamını yoğunlaştırır, bazense yok edebilir. Tekrarda ifade sabit kalmaz ve yeniden oluşur. İzleyiciye kesin bir anlatı vermek yerine belirsizlikle bırakır. Bu tekrar süreci benliğin yeniden yapılanma, dönüşüm içerisinde olduğunu ortaya çıkarır. Tekrar eden her hareket, benliğe bir çıkış verir ve düşünceyi ortaya çıkaran bir yöntem olur.

Elin bir araç olmaktan çıkıp özneye dönüşmesi senin pratiğinde nasıl gerçekleşiyor?
İnsan dünyayı eliyle tanır, kavrar, biçim verir. El ile insan maddeye ruhunu işler. İlk temas noktasıdır. El, artık bir şeyi temsil etmek ya da iletmek için kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve kendi başına var olan bir şeye dönüşür. Bir bütünden ziyade, parça parça ve süreksiz bir varlıktır. Anlam sabitlenmediği için el, yol göstermekten ziyade belirsizlikle karşılaştırır.
Metinlerinde benliği “sabit olmayan bir oluş hâli” olarak tanımlıyorsun. Bu fikir üretimlerine nasıl yansıyor?
Benlik, henüz tamamlanmamış bir oluş olarak sabitlenmek yerine; çoğalan, parçalanan ve her tekrar içinde farklılaşan bir yapı olarak açığa çıkıyor. Her yineleme, önceki hâli pekiştirmekten çok onu dönüştüren bir kırılma anı üretiyor. Bu süreçte benlik, durağan bir öz olmaktan uzaklaşarak; sürekli yer değiştiren, çözülen ve yeniden kurulan bir oluş alanına dönüşüyor.
Figüratif çalışmalarında beden neyi temsil eder: bir taşıyıcı mı, bir iz mi, yoksa bir kırılma alanı mı?
Figüratif üretimlerimde beden, benliğin taşıyıcısı olarak ortaya çıkar. Figürler çoğunlukla içe çekilmiş bir halde belirir. Bu hatırlamanın kesintili doğasını ve benliğin bu kesintiler arasındaki kırılgan sürekliliğini görünür kılar. Figür burada geçmişin net bir temsili değil; yarım kalmış izlerin taşıyıcısıdır.

Hafızanın parçalı yapısı, resimlerinde nasıl bir görsel dile dönüşüyor?
Hafızanın parçalı yapısı benim için hatırlamaktan çok hatırlayamamak ile ilgili. İçimizde bastırdığımız, rahatsız edici anlar hiçbir zaman bütünüyle ortaya çıkmaz. Bütünlüğü simgeleyen benlik ise hafızanın eksik ve parçalı hali üzerinden, kusurlu bir biçimde inşa edilir. Parçalı yapıyı, silikleşen, bulanıklaşan, eksilen, parçalanan formlar aracılığıyla görsel bir dile dönüştürüyorum. Figür netleşmez; aksine kayar ve eksilir.
“Suret” eserinde figürlerin çoğu içe çekilmiş ya da uykuda gibi görünüyor. Bu durum bilinç ve hatırlama ile nasıl ilişkileniyor?
Uykuda ya da içine çekilmiş figürler, hatırlamanın kesintili doğasını ve benliğin bu kesintiler arasındaki kırılganlığını sürekli görünür kılıyor. Bu figürler hatırlamaktan çok hatırlayamama, içimize bastırdığımız duygular ile ilgili. Bütünlüğü simgeleyen benlik ise bilinç ile eksik bir biçimde inşa edilir.

Figürü net bir temsilden uzaklaştırmak senin için neyi mümkün kılıyor?
Figürü net bir temsilden uzaklaştırmak onu sabit bir anlam taşıyıcısı olmaktan çıkarıp daha değişken bir çoğul alana taşımamı sağlıyor. Figür, net bir temsili değil; yarım kalmış izlerin bedendeki yansımasıdır. Bundan dolayı eksik, kesintili ve belirsiz olanı bulanık bir bilinçte görünür kılıyor.
Yüz ve eli “bedenin iki sessiz filozofu” olarak tanımlıyorsun. Bu ikili arasındaki gerilim seni neden çekiyor?
Bu ikili arasındaki gerilim beni çekiyor çünkü ikisi de birbirini tamamlayan ifadeler. Yüz kim olduğumuzu, nasıl olduğumuzu sorar ve sorgularken; el “ne yapıyoruz” sorusunu yöneltir. Eylemlerimizi ve müdahalelerimizi ortaya koyuyor. Bu gerilim hareket ve anlamın sürekli yeniden oluşmasını sağlıyor; izleyiciye bir etkileşim alanı sunuyor ve soruyor.
Yüzün de bir eylem, elin de bir ifade olduğunu söylüyorsun, bu sınırların bulanıklaşması üretiminde nasıl bir alan açıyor?
Yüzün de bir eylem, elin de bir ifade olması, hareket ve anlam arasındaki kesin sınırları belirsizleştiriyor. Bu belirsizlik, üretimimde bir etkileşim alanı yaratıyor. Çalışmalarımda izleyici, neyi gözlemlediğini yeniden sorgulayabilir. Böylece işlerim tek bir anlatıya sıkışmak yerine, sürekli oluşan, çözülüp yeniden biçimlenen bir dil sunuyor.

“Orada olmak” senin için fiziksel bir durum mu yoksa zihinsel bir konumlanma mı?
Benim için “orada olmak” hem zihinsel hem de fiziksel bir konumlama. “Orada olmak”, henüz içinde bulunmadığım bir zamanı ya da mekânı deneyimlemek ve kendimi oraya yerleştirebilmek anlamına geliyor. Bu durum gelecekte karşılaşacağım olasılıklara hazırlanma ve henüz yaşanmamış olanla ilişki kurmamı sağlıyor. Bu yüzden “orada olmak” yalnızca yer ya da an değil, henüz gerçekleşmemiş olana doğru kendimizle karşı karşıya olduğumuz bir eşiktir.
Zamanla kurduğun ilişki -geçmiş, şimdi ve gelecek- resimlerinde nasıl katmanlaşıyor?
Zamanı doğrusal olarak değil, iç içe geçen katmanlar olarak düşünüyorum. Geleceğe yönelimli bir şekilde ilerlerken, yaşanmış olanlar bastırılmış, parçalı ve eksik hafızanın üzerine inşa edilir. Sürekli oluş halinde kalan ve zamansal olarak çözülen, dönüşen bir yapı halinde birleşir.
İşlerinde anlamın izleyiciyle tamamlandığını söylüyorsun. İzleyicinin rolünü nasıl tanımlarsın?
İşlerimde anlam sabit değil, parçalanan ve sürekli yeniden kurulan bir yapı. Bu yüzden izleyiciyle karşılaşma, işin tamamlandığı değil; yeniden üretildiği bir an. Tekrar eden jestler ve çözülen formlar, kesin bir anlatı sunmak yerine bir belirsizlik alanı açıyor. İzleyici bu alana kendi deneyimi, hafızası ve bakışıyla dahil oluyor. İzleyici, işi “anlayan” değil; onunla birlikte düşünen, anlamı dönüştüren ve yeniden kuran bir parça.
Şu anda seni en çok meşgul eden soru ya da imge nedir?
Şu anda beni en çok meşgul eden şey, benliğin kendi içindeki ve dış dünyaya karşı olan zıtlıkları. Benliğe aynı anda hem uyan hem de zıt olan bu durum ve benliğin bu hâli, bir soru olarak önümde duruyor.



















