Eda Soylu, “Alt/Üst” sergisinde mekânı bir döngü olarak ele alırken, yerleştirme pratiğini oto portreye dönüştürüyor; izleyiciyi ise bu katmanlı yapının organik bir parçası olmaya davet ediyor. Eda Soylu’nun “Alt/Üst” Sergisi, 30 Nisan 2026 tarihine kadar Merdiven Art Space’te görülebilir.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Eda Soylu, “Alt/Üst” başlığı sizin için nasıl ortaya çıktı? Bu iki kavram arasındaki ilişkiyi nasıl düşünüyorsunuz?
Alt/Üst başlığının oluşumunda Merdiven Art Space’in mekânı büyük rol oynadı. Alt kat, çıkılan merdiven, varılan üst kat, inilen merdiven ve yine alt kat. Bir döngü olarak okudum mekânı. Neyin alt neyin üst, neyin önce neyin sonra olduğunun tam belli olmadığı, birbirine geçmiş, biri diğeri olmadan var olmayan mütemadi bir döngü. Sergiye bakışım bir oto portre olarak spiral niteliğinde. Spiralin tepesinden baktığımızda durakları, duraklarımızı görürüz. Hepsi bir bütün halinde o formun içindedir, yolculuğun parçasıdır, duraklarıdır ve o duraklar aslında devamlılığın parçalarıdır. Sergideki merdiven basamaklarını bu bağlamda önemsiyorum.

Bu sergide mekânın tersyüz edilmesi fikri nasıl gelişti? İzleyici deneyimini nasıl kurguladınız? 2016 tarihli “Evi Yeniden Kurmak” serisini bugün yeniden ele almak sizin için ne ifade ediyor? Aradan geçen zaman, bu işe bakışınızı nasıl değiştirdi?
Her şey alt/üst, alt ve üst, aynı anda ve her zaman. Sergiyi aslında mekânın tersyüz edilmesi olarak değil de bir döngü gibi ele aldım. Birbiri içine giren iki kavram, tanımlaması zamana yayılan karmaşık bir olgu. İzleyici deneyimi çok kurgulayabileceğim bir şey değil, daha çok yerleştirme ile etkileşime geçince gözlemleyebildiğim kendiliğinden oluşan, organik bir hal. Bu her sergimde böyle olur. 10 yıl önce yapmış olduğum bir işin kapılarını aralayıp bugün yeniden bakmak ilginç bir his, kendinle hesaplaşmak gibi, geçtiğimi düşündüğüm yollardan bir kez daha yürümek gibi, bugünün duygularıyla, bugünün haliyle. O dönemlerde dışarıda yaşananlar üzerinden içeride olanları anlayabildiğim bir ele alma biçimim vardı. Yıllar içinde gözüm içe döndükçe dışarıyı içeriden okuyabilir hale geldim. Bu da aslında her şeyi değiştirdi.

Aynı işi yıllar sonra yeniden kurmak, sizin için bir tekrar mı yoksa yeni bir üretim mi? Bu süreçte geçmişteki üretiminizle nasıl bir diyalog kurdunuz?
Yeni bir üretim, yeni bir okuma. Kendimi nötr bir yerden okuma fırsatım oldu. O gün hissettiklerim, olduğum hal, üzerine düşündüklerim olmasa bugünkü bu hal olamazdı. Kendini katman katman açan bir pratiğim var, yalnızca izleyiciye değil en başta bana. O katmanlara yakın okuma yaptım diyebiliriz.
“Ve evin yüzü burkuldu” başlığıyla kurduğunuz seri sizin için nasıl bir bütünlük taşıyor? Metin Altıok’un dizesiyle kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl evrildi? Altıok yıkım sürecini beden-bina-kent şeklinde ölçeklendirir. Üçünü bir olarak görür, birbirinden ayırmaz. Şiirde adım adım ilerleyen bir söküm, yıkım, bir çıplaklık hali anlatılır. Okuyucu bir yandan bunlara tanık olurken, diğer yandan bir ayrılık hikayesi okur. Bu ayrılık, nam-ı diğer bitiş, bir başlangıçtır ve şiirde aslında bir öz yıkım/yeniden doğuş anlatır. Bu şiirin ilk dizesi “ve evin yüzü burkuldu” şiirin genel hissini özetler niteliktedir, yıkımı burukluk olarak ele alır. Bu çok latif ve şairane bir yaklaşımdır. Altıok’un şiiri bağırmaz, düşene bir tekme daha atmaz, aksine sarmalar. Şiirleri oto portre niteliğindedir, o yüzden bağırmaz. Başkalarının acıları mevzubahis oldu mu sesimizin daha yüksek çıktığına hepimiz tanıklık etmişizdir, oysa burada durum böyle değildir. Kendinden okur dışarıda olanı biteni. Kendi dediğimiz kavram sürekli değişim halindedir, genişler. Benim Metin Altıok’la ve dizesiyle kurduğum ilişki bu şekilde ve sürekli evrim halinde.

Bu seride ev kavramı daha çok fiziksel bir yapı mı yoksa duygusal/psikolojik bir alan mı? “Burkulma” hâlini üretim dilinizde nasıl görünür kılıyorsunuz?
Burukluk çok ara bir duygu. Bağıran bir duygu değil. Satır arası bir his. Üretimlerimi de bu şekilde görüyorum. Daha ince ince yer eden, yüksek sesle konuşmayan. Hatta bu soruya cevap verirken değinmeden edemeyeceğim, “Didem Madak’ı Okumak” adlı kitapta Madak’ın şiirleri incelenirken şöyle denir: “İç gözle” baktığı her eşya “iç sesle” konuşup durur. Kendimi Metin Altıok’un şiirlerine yakın gördüğüm gibi Didem Madak’ın şiirlerine, kelimeyi ele alış biçimine, kelimeleri yerleştirmesine de yakın görüyorum. Ne şanslıyız ki bir kadın ve bir erkek iki şairimiz var gürül gürül bir sessizlikte yazan. İkisi de bugün üretim dilimde çok büyük yer kaplıyor.
Yerleştirme sanatına yönelmenizde belirleyici olan neydi?
Yönelmekten de ziyade kendimi yerleştirme sanatından başka bir şey yapmazken buldum. Daha okulda okurken bu böyleydi, hep de böyle kaldı. Çünkü sanatın en temel dalı olarak ve hayatın da aynı zamanda, bu eylemin olduğuna inanıyorum. Yerleştirme sanatı yer etmekle alakalı, yerini bulmakla, ait olmakla. Bu yeri geliyor birbirine yer eden kelimelerden oluşan dizeler, şiirler, sayfalar olarak kendini gösteriyor, yeri geliyor renkler yerlerini buluyorlar, yeri geliyor bir algı yerleştiriliyor zihne yahut bir sevgi kalbe ve orası artık o şeyin barınağı haline geliyor. Bu yüzden bu yaklaşım biçimine, pratiğe, “enstalasyon” değil de özellikle Türkçe olarak “yerleştirme sanatı” demeyi önemli buluyorum. “Yerleştirme”, “yerleşmek”, “yer” bunlar direkt olarak dilimizde ait olmak kavramı ile ilintili halde. Bundan ötürü direkt olarak anlayabiliyor ve bağ kurabiliyoruz. Oysa Fransızca olarak kullandığımızda bizde “enstale etmek” diye bir deyiş olmadığından eylem anlam kaybına uğruyor. Nasıl ki İngilizce installation, to install fiilinden türemiş bir isim, bizdeki de o misal. Yerleştirme sanatı çok katmanlı bir ele alım. Her şey ama her şey yer etmekle ve doğru şeyleri, doğru zamanda, doğru yerlere yerleştirmek ile alakalı. Hayatın her alanında ve anında bu böyle. Sanatta da başka türlü olamazdı.

“Duvar Kâğıdı” yerleştirmeniz, işlerinizde nasıl bir temel oluşturuyor?
Duvar Kâğıdı yer edinmeyi öncelik edinmiş bir iş. Nasıl ki duvar kâğıtlarını aslında fark etmeyiz, dikkatimizi çekmezler ve hep oradalardır ve hatta belli bir güven bile verirler insana, tam olarak bu yaklaşım temel alınarak üretildi. Duvar Kâğıdı katmanlı bir iş. Önce beton ile çiçeğin yani malzemelerin kendi aralarında geçirdikleri bir süreç ve kendilerine has bir ilişkileri var. Ardından yerleştirildikleri mekâna göre bir süreçleri oluyor. Dış mekandaysa eğer, bir sokakta yahut bir bina cephesinde, güneş yağmur rüzgâr insan faktörleri yerleştirmede önemli rol oynuyor. İç mekânda ise zamana yayılmış bir değişim gözlemlemek mümkün. Betona gömülen çiçekler öyle hemen ölmüyorlar gözlemlenebilir bir ölümleri var. Zamanla güçsüzleşiyorlar ama hepsi mutlaka betona bir iz bırakmış oluyor. Betondaki sudan dolayı çiçekler renklerini kaybetmiyorlar. Bir nevi zamanda bir donma gerçekleşiyor. Her çiçek betonla farklı bir etkileşim haline geçiyor, kimi yer çekimine karşı gelemiyor, kimi gergin, dipdiri duruyor, kimi çıkmak istiyor bütün bu yaklaşımların birlikteliğinden bir pattern, bir duvar kâğıdı oluşuyor. Burada şiddet, zarafet, tekrar/döngü, ölüm, ruh, renk gibi kavramlara, kelimelere malzemeler üzerinden yakın okuma yapıyorum diyebiliriz. Satır araları bize bütün buraların kapılarını aralıyor. Sergilerim, diğer bütün işlerim zaten bu kavramlar üzerine kurulu. Duvar Kâğıdı bu minvaldeki en somut ve kapsayıcı örneğim. Referans olarak dönebildiğim bir iş.
Çiçek ve beton gibi zıt malzemeleri bir araya getirirken nasıl bir düşünsel çerçeve izliyorsunuz?
Kültürümüze ve günlük yaşantımıza nüfuz etmiş bir kırılganlık kabalık ikilemi var. Bizler bir şekilde bu ikiliğin içinde barınmışız ve bu durum bizim normalimiz haline gelmiş, yüzyıllara dayanan bir hal bu. Ancak gözlemlediğim o ki son 20-25 yılda kabalık oranımız kırılganlığa göre çok arttı. Bunu mimaride, sokaklarda, kişiler arası geçen diyaloglarda, günlük hayatın her alanında görür, deneyimler olduk. Önce mimari değişti kabalaştı, çiğleşti. Sonra tam da Nietzsche’nin dediği gibi oldu, bizler etrafımızı çevreleyene büründük ve ona dönüştük. Ben istedim ki kırılganlığı, satır arası duyguları, bir diğer deyişle bağırmayan bir ele alımı etrafımıza yerleştirebileyim. Çiçek ile betonun bir araya gelişi bu şekilde oldu. Balat sokaklarına Duvar Kâğıdı işimi yerleştirdiğimde deneyimlediğim sıcaklık ve samimiyet paha biçilemezdi. İşler uzun süre duvarlarda kaldı ki işi yerleştirdiğimin sabahına yıkılabilirlerdi, tahrip edilebilirlerdi, bunu bilerek yapmıştım yerleştirmelerimi. Mahalleli ile aramızdaki diyaloglar, itina ile işleri korumaları, misafirperverlikleri, çocukların top oynarken dikkat etmeleri… 2015 yılıydı bu bahsettiklerim ve özlemini duyduğum İstanbul böyle bir şehirdi. Böylesi bir düşünsel çerçeveden bahsediyorum. Birliktelik isteyen, birlikteliğin içine ait olan, gündelik hayatın parçası olan, mahalleden bir kesit gibi.

Mekânla kurduğunuz ilişki her sergide nasıl yeniden şekilleniyor?
Her sergide yeni olandan deneyimleniyor bu hal. Mekânın ışığı, sıcaklığı, soğukluğu, kokusu, dokusu, rengi, samimiyeti bütün bunlar bu şekillenmede rol oynuyor. Tabii işlerin ve benim mekâna hissettiğimiz aidiyetle de doğru orantılı olarak şekilleniyor, farklılık gösteriyor. Her seferinde yeni bir deneyim benim için, aynı işi birebir yapsam bile yeni bir deneyim. Yerleştirme sanatının doğasında zaten bu durum var. Yeniden oluşturmak, yeniden yer etmek, yeni olana uyumlanmak, ona göre şekil almak, ona has olmak.
İşlerinizi “oto portre” olarak tanımlıyorsunuz. Bu tanım sizin için ne ifade ediyor?
Bütün işlerim oto portre niteliğimde ve hepsi kendime yakınlaşma umuduyla yapılmış işler. Çok samimi ve net bir şekilde söyleyebilirim ki sanat önce benim için. Ben işimi yeterince dürüst bir yerden, tüm samimiyetimle yapabilirsem işler zaten dokunması gereken kalplere dokunacak; ancak önce kendiminkine dokunabilmem lazım. Kendimden kendime bir yolculuk bu, bir keşif hali. Bu yolculuğu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyorum aslında. Okula girdiğim ilk yıldan bugüne yaptığım bütün işler sırasıyla incelense, röportajlar sırasıyla okunsa, benim bütün duraklarımdan, aksaklıklarıma, satır aralarıma, zorlandığım, takıldığım yerlerden, bunlarla nasıl başa çıktığıma kadar her şeye hâkim olunabilir. Kendimi işlerim üzerinden okuyorum, oto portre niteliğinde olmayan tek bir işim yok.
İzleyicinin mekân içinde hareket etmesi, işin anlamını nasıl dönüştürüyor? Sergiden çıkan bir izleyicinin zihninde neyin kalmasını istersiniz?
Aslında izleyici işin anlamını dönüştürmüyor. İzleyici önce işin oluşumuna katkıda bulunuyor, farkında olarak ya da olmadan, ardından da işin kavramını derinleştiriyor, genişletiyor. Sergiden çıkan bir izleyicinin zihninde nüansların kalmasını isterim. Şeylerin arasındaki ayrımın bir uçurum niteliğinde değil de daha yakın olduğunu, onların duyumsanabileceği, zamanla şeylerin değiştiğini ve hatta birbirine dönüştüğünü. Hayatın kendisinden pek farklı olduğunu düşünmüyorum bu durumların, eş şekilde hatta kendi hayatları üzerinden ele alınabilmesini isterim.
Eda Soylu Hakkında
Eda Soylu 1990 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Lisesi mezunu ve lise eğitiminin bir yılını değişim programı ile gittiği Michigan’da geçirdi. Üniversiteyi Rhode Island School of Design (RISD’13) okudu, 2012 yılında okulunun Avrupa Onur Programı’na katılmaya hak kazanarak 6 aylığına Roma’da eğitim gördü. İlk kişisel sergisi “Unutulmuyor, ne tuhaf!” 2014 yılında Berlin Art Projects ile İstanbul’da gerçekleşti. 2015 yılında Duvar Kâğıdı adlı işini Balat sokaklarına yerleştirdi, eş zamanlı olarak Berlin’de grup sergilerine katıldı. 2016 yılında ikinci kişisel sergisi olan “Evi Yeniden Kurmak” Kadir Has Üniversitesi bünyesindeki Galeri Khas’ta gerçekleşti. Üçüncü kişisel sergisi “Anneannemin Evinden Kalanlar” 2018 yılında Mixer’de yer aldı. 2019 yılında Atonal 9 Solo sergisi kapsamında Barın Han’da “Yaralı Anlar” adlı sergisiyle izleyiciyle buluştu. 2020 yılında Goethe Institut’e “Bellek Nesneleri” adlı sergisi gerçekleşti. 2021 yılında “Yetişkinler İçin Oyun Blokları” adlı sergisini Ferda Art Platform’da açtı. 2025 yılında Barın Han’da, Hatice Utkan ile birlikte şiir ve sanatı bir araya getiren “Balığın Karnında” adlı sergiyi hayata geçirdi. 2020 yılından beri resim üzerinden aktarımına odaklanan Soylu üretimine ve yaşamına İstanbul’da devam ediyor.





















