Ruzy Gallery’nin Thom Oosterhof küratörlüğünde gerçekleştirdiği Surface sergisi, Adam Parker Smith, Christian Holze, Márton Nemes ve Peter Cvik’in eserleri aracılığıyla yüzey kavramını estetik bir kabuktan öte, form, malzeme ve düşüncenin kesiştiği çok katmanlı bir alan olarak ele alıyor. Galerinin kurucularından Esra Çevik ile serginin çıkış noktasını, sanatçıların pratiklerini ve yüzey kavramının günümüz sanatındaki yerini konuştuk.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Esra Çevik, Ruzy Gallery 23 Nisan 2026 tarihine kadar Thom Oosterhof küratörlüğünde gerçekleşen Surface başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Adam Parker Smith, Christian Holze, Márton Nemes ve Peter Cvik’in eserlerini bir araya getiren sergi, yüzey, form ve malzeme arasındaki etkileşimi mercek altına alıyor. Surface sergisini programınıza dahil ederken sizi en çok heyecanlandıran fikir neydi?
Surface fikri beni, yüzeyin yalnızca görünen bir katman olmadığını; form, malzeme ve düşüncenin kesiştiği bir alan olduğunu düşündürdüğü için heyecanlandırdı. Günümüz sanatında yüzey artık sadece estetik bir unsur değil, aynı zamanda bir hikâye taşıyıcısı olarak da karşımıza çıkıyor. Bu sergide bir araya gelen sanatçıların her biri yüzeyi farklı biçimlerde ele alıyor; kimi zaman heykelin fiziksel dokusunda, kimi zaman resmin katmanlarında ya da malzemenin kendisinde. Ruzy Gallery’de izleyicinin bu farklı yaklaşımlar arasında dolaşmasını ve yüzeyin ardındaki düşünsel derinliği keşfetmesini amaçladık.
Yüzey kavramını günümüz sanat üretimi bağlamında nasıl okuyorsunuz?
Yüzey kavramını günümüz sanat üretimi bağlamında yalnızca bir dış katman olarak değil; anlamın, algının ve maddeselliğin ortaya çıktığı çok katmanlı bir düşünme alanı olarak okumak mümkün. Dijital kültür, üretim teknolojileri ve malzeme araştırmalarıyla birlikte yüzey kavramı önemli ölçüde genişlerken, sanatçılar onu hem fiziksel hem de kavramsal bir alan olarak ele alıyor; bazen bir eserin dokusu, bazen renk katmanları, bazen de üretim sürecinin kendisi bu yüzeyi oluşturuyor. Surface sergisi de bu yaklaşımı yansıtarak yüzeyin ardındaki katmanları araştıran eserleri bir araya getiriyor; endüstriyel ve geleneksel bileşenler tanıdık formlarından uzaklaşarak yeni görsel ve duygusal deneyimlere dönüşürken, işler izleyiciyi gözden kaçmış olana yeniden bakmaya ve sanatçıların sıradan olanı nasıl dönüştürdüğüne tanıklık etmeye davet ediyor.

Thom Oosterhof ile bu ikinci küratöryel iş birliğiniz. Thom Oosterhof’un Ruzy Gallery ile küratöryel birlikteliği konusunda neler söylemek istersiniz?
Thom ile çalışmak bizim için oldukça değerli ve farklı bir deneyim oldu. Avrupa’lı ve genç bir küratör olarak uluslararası sanatçıların pratiklerini iyi okuyabilmesi ve farklı disiplinler arasında güçlü bağlantılar kurabilmesi büyük bir avantaj sağlıyor. Ruzy Gallery’nin vizyonu da farklı coğrafyalardan sanatçıları bir araya getirerek yeni diyaloglar yaratmak üzerine kurulu; bu nedenle Thom’un yaklaşımı galerimizin vizyonuyla doğal bir şekilde örtüşüyor. İkinci iş birliğimizde de kendisi sanatçılarla aramızda önemli bir köprü görevi üstlendi. Ancak küratöryel anlamda galeri mekânının kurgulanması ve sergi alanının şekillenmesi sürecini Ruzy Gallery ekibi olarak biz yürüttük.
Adam Parker Smith, Christian Holze, Márton Nemes ve Peter Cvik gibi farklı pratikleri bir araya getirmek galerinin küratöryel yaklaşımı açısından ne ifade ediyor? Galerimizin küratöryel yaklaşımı açısından, dört farklı ülkeden dört farklı sanatçıyı -Adam Parker Smith, Christian Holze, Márton Nemes ve Peter Cvik- bir araya getirmek oldukça değerli bir yaklaşımı yansıtıyor. Her biri sanatını farklı ilhamlarla kurguluyor ve farklı malzemelerle icra ediyor; bu sayede yüzey kavramını farklı perspektiflerden ele alabiliyorlar. Yüzey herkes için farklı bir anlam taşıyor: Adam için parlak ve pürüzsüz, Márton için renkli ve katmanlı, Peter için geleneksel, Christian için ise dijital ile tarihi harmanlamanın bir yöntemi olarak öne çıkıyor. Bu çeşitlilik, galerimizin uluslararası ve disiplinlerarası diyalog yaratma vizyonunu güçlendiriyor.

Adam Parker Smith’in sergide The Carolyn Series, Shibari Hearts ve Contrapposto Pool Float adlı üç farklı seriden heykelleri yer alıyor. Parker’ın heykellerini sizden dinlemek isteriz.
Sergide Adam Parker Smith’in üç farklı serisinden heykeller yer alıyor: The Carolyn Series, Shibari Hearts ve Contrapposto Pool Float. Sanatçı, gündelik hayatta karşılaştığımız nesneleri heykel diline taşıyarak onları hem tanıdık hem de yabancı bir görünüme dönüştürüyor.
The Carolyn Series’te sanatçı, klasik heykel geleneğine gönderme yapan formları parlak ve yapay yüzeylerle birleştirerek tarihsel referanslar ile popüler kültür arasında bir gerilim kuruyor. Shibari Hearts serisinde ise kalp formu, bağlama ve gerilim fikriyle birlikte ele alınarak hem kırılganlık hem de dayanıklılık hissini aynı anda taşıyan bir yapı kazanıyor. Contrapposto Pool Float ise klasik heykeldeki “contrapposto” duruşuna ironik bir gönderme yaparak, geçici ve hafif bir nesne olan havuz simidini heykelsi bir varlığa dönüştürüyor.
Parker’ın işleri, yüzeyin parlak ve cazip estetiğinin altında; beden, tarih ve gündelik nesnelerle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmemize alan açıyor. Bu yönüyle serginin “yüzey” kavramını farklı malzemeler ve imgeler üzerinden sorgulayan yaklaşımına da güçlü bir katkı sunuyor.

Christian Holze’nin çalışmaları, yüzeyi yalnızca maddesel değil, aynı zamanda ekonomik ve teknolojik bir dolaşım alanı olarak ele alıyor. Holze’nin çalışmalarını sergi bağlamında nasıl okumak gerekir?
Christian Holze’nin çalışmaları, yüzeyi yalnızca maddesel bir alan olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve teknolojik bir dolaşım alanı olarak ele alıyor. Holze, dijitalleşen dünyada sanat eserlerinin kolayca çoğaltılmasını göstererek bu çoğaltımlar aracılığıyla eserlere değerin nasıl atandığını sorgulatıyor. Eserlerinde dijitale dönüşmüş özgün formları tuval üzerine inkjet baskılarla aktarıyor; tuval sonrasında vernikleniyor ve kısmen el ile fırça ve boya ile müdahale ediliyor. Bu süreç, eserlerin kendi içsel çatışmalarını ortaya koymasını sağlıyor ve izleyiciye sanatın maddi ve ekonomik değerleri üzerine düşünme fırsatı sunuyor. Untitled (Most boring artist I know) serisinin adı ise “sıkıcı olan tanıdık mıdır, yoksa bir esere sıkıcı demek ona hakaret midir?” sorusundan doğuyor; Holze, sıkıcılığı bir değer yargısı olarak yıkıcı bulduğunu ifade ederek izleyiciyi sanatın değerini ve değerlendirme biçimlerini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Resim, heykel, yerleştirme ve sesi bir araya getiren Márton Nemes, canlı renkler ve soyut dinamik formlar aracılığıyla yüzeyi genişletilmiş, çok duyumsamalı bir deneyim alanına dönüştürüyor. Nemes’in pratiği hakkında neler söylemek istersiniz?
Márton Nemes’in işleri, Surface sergisinde yüzeyin ötesine geçip tabloyu çok katmanlı ve duyumsamalı bir deneyim alanına dönüştürüyor. Canlı neon renkler, soyut formlar ve dinamik dokularla yarattığı görsel dil, izleyiciyi Ruzy Gallery’de yalnızca görmekle kalmayıp, yüzeyin dokusunu, renk katmanlarını ve malzemenin oyununu deneyimlemeye davet ediyor. Nemes, techno altkültürü ve rave sahnelerinden aldığı ilhamla, resmin geleneksel sınırlarını malzeme ve tekniklerle yeniden keşfediyor; seramik emaye, porselen geleneği gibi Macar sanat tarihine ait teknikleri modern boyama ve malzeme kombinasyonlarıyla birleştiriyor. Bu sayede izleyici, yüzeyi sadece bir tablo yüzeyi olarak değil, içine girilebilecek, hissedilebilecek çok katmanlı bir alan olarak deneyimliyor.

Peter Cvik ise kişisel anılarından ve zihinsel mekânlardan beslenen katmanlı renk kullanımıyla, yüzeyin altında kalan düşünsel derinlikleri görünür kılıyor. Peter Cvik, Surface kapsamında nasıl bir resimsel anlatım sunuyor?
Sanatçının işleri, anıyı akışkan ve katmanlı bir yapı olarak ele alıyor; zamanın çözülüp üst üste bindiği resimlerde gündüz ve gece, büyüme ve çürüme gibi çelişkiler bir arada var oluyor. Dijitali bilinçli olarak reddeden sanatçı, yağlıboyanın yavaşlığı ve direnciyle analog bir araştırma yürütüyor. Resimler temsil değil, öneri sunuyor; fiziksel yasaları esnetiyor, ışığı ve mekânı yeniden kurgulayarak izleyiciyi gerçekliği sorgulamaya ve yüzeyin ardındaki çok katmanlı dünyayı keşfetmeye davet ediyor.
Bu serginin izleyicide nasıl bir düşünsel ya da duygusal iz bırakmasını umuyorsunuz?
Benim için en değerli olan, izleyicinin sergiden ayrılırken dünyaya ve sanata farklı bir bakış açısıyla bakabilmesi. Surface sergisi, izleyiciyi ilk bakışta gördüğünün ötesine, yüzeyin ardına ve malzemenin anlatmak istediklerine, formun yarattığı duygulara bakmaya davet ediyor. İzleyicinin zihninde bu soruların dolaşmasını umuyoruz; bu nedenle tüm eserlerin ardındaki hikâyelerin ve birbirleriyle kurdukları etkileşimlerin, izleyicide kalıcı ve derin bir iz bırakacağını düşünüyoruz.

Sanatçılarınızı projelerinin her aşamasında desteklemekten söz ediyorsunuz; bu destek somut olarak nasıl gerçekleşiyor?
Biz Ruzy Gallery olarak sanatçılarla uzun vadeli bir ilişki kurmayı önemsiyoruz. Bu yalnızca bir sergi düzenlemekle sınırlı değil; bazı sanatçıların üretim süreçlerinde malzeme temini gibi maddi destekler sunmak, koleksiyoncularla güçlü bağlantılar kurmalarını sağlamak, yurt içi platformlarda görünürlük yaratmak ve yeni projeler geliştirmek de bu sürecin bir parçası. Sanatçıların fikirlerini özgürce geliştirebilecekleri bir ortam yaratmak bizim için her zaman öncelikli bir hedef.
Sergilerinizde yer alan yabancı sanatçıları İstanbul’a davet ederek şehrin kültür-sanat, gastronomi, turizm potansiyelini deneyimlemelerine imkan tanıyorsunuz. Burada yaşadığınız tecrübeleri sizden dinlemeyi çok isteriz. Neler gözlemliyorsunuz bu seyahatler esnasında?
Sanatçılar İstanbul’a geldiklerinde genellikle şehrin enerjisinden çok etkileniyorlar. Zengin tarihi, mimarisi, gastronomisi ve kültürel çeşitliliği onlar için güçlü bir ilham kaynağı oluşturuyor. Birlikte yaptığımız gezilerde müzeleri, tarihi mekânları ve şehrin farklı bölgelerini keşfederken birçok yeni fikir ortaya çıkıyor ve bu deneyimlerin üretimlerine yansımasını görmek bizim için çok değerli. Örneğin, Peter Cvik Yerebatan Sarnıcı’ndan büyük ilham aldı; şu anda ürettiği eserlerde sarnıçların izlerini görmek mümkün. Benzer şekilde, Pam Glick, Formative sergisi döneminde Boğaz’da ziyaret ettiğimiz bir balıkçıda gördüğü çeşitlilikten oldukça etkilendi. Bu tür deneyimler, İstanbul’un sanatçılar üzerinde bıraktığı canlı ve somut etkiyi ortaya koyuyor.
Art Basel Paris, Art Basel Katar gibi fuarları da yakından takip ediyorsunuz. Buralardaki gözlemleriniz nelerdir? Sanat piyasasının merkezinin Arap Yarımadası’na kaydığı fikri konusunda neler söyleyebilirsiniz? Gerçi İran-Amerika Savaşı bir anda bütün hayalleri yıkmış olabilir değil mi?
Art Basel Paris ve Art Basel Katar aynı ağın parçası olsalar da algıları oldukça farklıdır. Art Basel Paris, köklü gelenekleri, ölçeği ve dünyanın önde gelen galerilerinin güçlü katılımı sayesinde kuşkusuz küresel sanat piyasasının en önemli fuarlarından biri olarak kabul edilir. Müze düzeyinde satışların gerçekleştiği, dünyanın dört bir yanından koleksiyonerlerin bir araya geldiği ve işlemlerin çoğu zaman on milyonlarca dolara ulaştığı bir platformdur. Bu anlamda fuar, sanat piyasası için bir referans noktası ve uluslararası sanat dünyasının önemli merkezlerinden biridir.
Art Basel Katarise en azından ilk edisyonu itibarıyla daha kameralı bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte fuarın Katar’da başlatılması, Art Basel’in 60 yılı aşkın tarihinin yeni bir sayfasını açarken, Orta Doğu’nun küresel sanat sahnesindeki giderek artan rolünü de ortaya koymaktadır. Fuarda farklı bir kültürel atmosfer ve belirgin bir “Doğu ruhu” hissedilmektedir. Bu durum kısmen küratöryel yaklaşımla da ilişkilidir; fuarın küratörlüğünü Mısırlı sanatçı Wael Shawky’nin üstlenmesi de dikkat çekici bir detaydır.
Sanat piyasasının merkezinin Arap Yarımadası’na kaydığı fikrine gelince, bunu bir “merkezin değişmesi”nden ziyade küresel sanat haritasının genişlemesi olarak değerlendirmek daha doğru olur. Orta Doğu bugün kültürel kurumlara, müzelere ve sanat etkinliklerine ciddi yatırımlar yapıyor ve bu durum bölgeyi uluslararası sanat dünyasında giderek daha önemli bir aktör hâline getiriyor.
Basra Körfezi bölgesindeki mevcut gerilimin en kısa sürede istikrara kavuşmasını içtenlikle umuyoruz. Katar’ın ve bölgedeki diğer ülkelerin geliştirdiği iddialı kültürel ve sanatsal projelerin yeniden kendi doğal hızına kavuşması hepimiz için önemli. Bizim için de Katar, Art Basel kapsamında planladığımız katılım açısından önemli bir referans noktasıydı; ancak mevcut koşullar nedeniyle bu süreci şimdilik ertelemek durumunda kaldık.
Kişisel olarak sizi bugün en çok motive eden sanat fikri nedir?
Beni en çok motive eden fikirlerden biri dersek Sanatın; insanın iç dünyasını görünür kılması ve merak duygusuyla yeni bir gerçeklik kapısı açması diyebilirim.


















