Serdar Acar, sanat pratiğinin 10. yılında açtığı “Günler” sergisiyle zamanı ölçülen bir çizgi olarak değil, hissedilen bir süreklilik olarak ele alıyor. Tayyare Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşan sergi, birbirine benzeyen ama asla aynı olmayan günlerin izini sürerken, hatırlama ve unutma arasında salınan bir bellek alanı kuruyor. Acar’la “Günler” üzerinden zamanı, hafızayı ve resmin sessiz tekrarlarını konuştuk. Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı (Bursa Kültür) tarafından düzenlenen “Günler” sergisi, 28 Şubat’a kadar Tayyare Kültür Merkezi’nde ziyaret edilebilir.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Sevgili Serdar Acar, zamanın izini süren 10. yıl serginiz “Günler”, Tayyare Kültür Merkezi’nde açıldı. “Günler” başlığı hem çok sıradan hem de çok varoluşsal bir çağrışım taşıyor. Bu ismi seçerken nasıl bir zaman duygusunu işaret etmek istediniz?
Günler sizin de bahsettiğiniz üzere hem son derece direkt hem de katmanlı ve derin bir isim oldu. ‘Gün’ aynı ‘şey’ kavramı kadar sonsuz bir evreni çağrıştırıyordu zihnimde ve bu sergide daha doğrusu bugüne kadarki tüm işlerimde beslendiğim kaynak aslında sonsuz şeyler evreni olan günlerdi. Belirli bir gün ya da süreç değil ancak, bazen en sıradan sandığımız günleri de kapsayan bir zaman duygusuyla ele aldım sergideki çalışmaları.

Sergide zamanı ölçülen bir akıştan çok hissedilen bir süreklilik olarak ele alıyorsun. Bu yaklaşım resimlerine nasıl yansıyor?
Zamanı duygularımızın ve hafızamızın biçilmiş ömrü gibi görüyorum. Tek bir uzam üzerinde başlayan, sarsan ya da heyecanlandıran, sarıp sarmalayan ve her zaman devam edecek sanırken tükenen duyguların ve düşüncelerin, durumların ‘o anının’ resimlerini yapıyorum.
Fotoğraf çekmek gibi düşünün. Zaman düz bir çizgide tek yönlü akmaya devam ederken ondan kesitler koparıp sunuyorum. Ve işlerdeki sanki benziyormuş gibi ama bir o kadar da farklı hissi de buradan kaynaklanıyor.
Birbirine benzeyen ama asla aynı olmayan günler fikri, senin için kişisel olarak nereden besleniyor?
Ben kendimi bir süzgeç gibi görüyorum… Zaman yani bizim tanımladığımız şekliyle günler akıp geçerken bende kalan şeyler malzememe dönüşüyor ve üretim sürecimde bu malzemelerden yola çıkıyorum.

İşlerinde hatırlama ve unutma arasında gidip gelen bir alan hissediliyor. Resim senin için bir kayıt tutma biçimi mi, yoksa unutmaya izin veren bir alan mı?
Hiçbir şeyi unutmaya müsait bir karakterim yok maalesef. Bu zaten bence karşılıksız bir çaba olabilir ancak. Yaşamak, kabullenmek ama günü gelince hesaplaşıp rafa kaldırmak taraftarıyım. Resim yapmak benim için biraz da bu niteliği taşıyor diyebilirim. Sadece bana özel haliyle tekrar üzerinden geçip, bir kere daha yaşayıp, hesaplaşıp kenara kaldırıyorum.
Günlerin üst üste binmesi, katmanlanması ve iz bırakması fikri, tuval üzerinde nasıl bir görsel dile dönüşüyor?
Bugüne kadar pek çok farklı konu ve başlık öne çıktı çalışmalarımda. Ancak teknik olarak bu seride konunun işlere bir yansıması olmadı. Daha çok sergi düzenlemesinin kendisiyle, günler kavramına ayrıca bir göz kırpmak istedik.
İzleyicinin kendi hayatındaki günlerle bu resimler arasında bir bağ kurmasını önemsiyor musun?
Tabii ki. Resim son derece geleneksel bir ifade aracı aslında. Ve dediğim gibi ben pek çok ihtiyaçtan yola çıkarak resim yapıyorum. Bunlardan biri de ifade ihtiyacı. Ancak çoğu zaman çok mahrem konulardan bahsediyor oluyorum kendi kendime, fakat örtülü bir anlatımla ve resim bittiğinde ondan almam gerekeni almış oluyorum. Duvara asıldıktan sonra da izleyicinin kendi yorumunu ve hikayesini, hesaplaşmasını, arayışını yazması ya da bulması hem bu geleneksel dili interaktif bir hale getirip daha günümüze yaklaştırıyor hem de benim için çok daha anlamlı oluyor. Düşünsenize o ana kadar hiç tanışmadığınız insanlarla, yaptığınız bir kompozisyon üzerinden bazen çok benzer hislere kapılıyorsunuz, bu çok heyecan verici.

Tuval üzerine akrilik tekniği senin için ne tür olanaklar sunuyor? Bu seride teknik olarak önceki işlerinden ayrılan noktalar var mı?
Yağlı boyayı her zaman daha tensel bitişli gördüm, daha sıcak, içine almaya daha müsait.
Akrilik kendi doğalında mat bitişli ve daha donuk bir ifade sunuyor, teknik anlamda. Ve ben duygu olarak bazen çok yoğun olabilen işlerimin görünüm ya da tekniğinin daha mesafeli ve donuk olmasını keyifli bir kontrast olarak değerlendiriyorum. Bu benim için keyifli bir olanak malzemenin sunduğu… Önceki çalışmalardan ayrı bir teknik kullanmadım ancak, son beş yıldır sadece tuval üzerine akrilik tekniğiyle ilerliyorum.
Renk kullanımın “sade ama güçlü” olarak tanımlanıyor. Renk senin için duygunun taşıyıcısı mı, yoksa onu nötrleyen bir alan mı?
Ben son beş yıldır renk kullanan bir sanatçıyım. Öncesinde rengin kendi duygusu, hikayesi ve sözünün olması beni korkutuyordu. Ancak bugün kullandığım pastel renkler duygu ve ifadenin taşıyıcısı olarak değerlendirilebilir.
Bu seride resimler arasında kronolojik bir düzen kurmaktan özellikle kaçındığını görüyoruz. Bu kararın arkasında nasıl bir düşünce vardı?
Bu açtığım 7. kişisel sergim. Hepsinde de güzel ilgiyle karşılandım ve bunun için izleyicime her zaman teşekkürlerimi sunarım ancak sergi süreci ya da sanatın kendisi hayattan çok kopuk değil bana kalırsa. Duygularımızdan, hatırladıklarımızdan ve anılarımızdan da. Bazen hepsini aynı anda hatırlayabiliyoruz. Bazen bir kenarda oturup tüm günleri gözden geçirmek isteyebiliyoruz. Ciddi bir sıralama yapmadan belki de. Bu sergide de o yüzden ciddi bir kronolojik sıralama uygulamadık. Bir kişinin oturup hayatını gözden geçirmek istediği kendine ait bir günü, günün bir kesitini yakalamak istedik.

“Günler”, sanat pratiğinin 10. yılına denk geliyor. Geriye dönüp baktığında, bugün hâlâ seni diri tutan soru ne?
Bir soru diyemem, sorular, sorunlar, duygular, arzular ve ifade ihtiyacı diyebilirim. Biraz da var olma çabası. Hepimiz en iyi yaptığımıza inandığımız şekilde varlık göstermeye çalışıyoruz hayatta, benim en iyi yaptığım şey bence anın ve duygunun görüntüsünü oluşturmak, o yüzden büyük ihtimalle birkaç 10 yıl kutlarız diye umuyorum 🙂
İlk dönem işlerinle bugünkü üretimin arasında en belirgin kırılma ya da süreklilik sence hangisi?
Erken dönem işlerim yaşımın ve daha özgür hissetmemin de sebebiyle olabilir daha cesur ve oradaki arayış daha heyecanlı, daha tazeymiş. Sık sık açıp bakarım ve nerede olduğumu sorgularım kendi sürecimle alakalı. Şimdi daha emin ama daha kendi halinde, daha sessiz tondan bir arayış, ifade halindeyim diye düşünüyorum. Bence bu doğal bir süreç ama zaman her şeyi dönüştürüyor bir şekilde.
Bu sergiyi bir dönüm noktası mı, yoksa devam eden bir akışın doğal bir parçası mı olarak görüyorsun?
Tamamen devam eden bir akışın, hayatlarımızın herhangi bir günü kadar doğal bir parçası diyebilirim.
Dilek Karaaziz Şener’in sergiye eşlik eden metni “unutmama” fikri etrafında şekilleniyor. Bu okuma senin üretim sürecinle nasıl örtüşüyor?
Sevgili Dilek hocamın yazı diliyle benim görsel dilim çok uyumlu. Beni çok yakından tanıyor ve bazı konularda bana benden daha hakim olabilir. Ben o süreçteki duygu düşüncelerimden bahsedenim genellikle ve çalışmalara bakarız, ne aradığımı kendimce anlatırım ve sonuç hocamın hazırladığı şahane bir metin olarak karşıma çıkar. Bu sergide de kendisiyle çalışmak benim için büyük mutluluk oldu.
Resimlerinin birer bellek mekânı olarak okunması sana ne hissettiriyor?
Bu çok anlamlı. Bellek kavramı sanatta çok klişeleştirilmiş olsa da aslında hepimizin içinde yaşadığımız küçük bize ait ve en güvenli hissettiğimiz limanlar olarak görüyorum belleği. Bazen kendi limanımda ağırlamak bazen de limanlarımızın birleşmesi şahane bir tatmin.
Önümüzdeki dönemde seni meşgul eden yeni bir tema ya da soru var mı? Ben Türkiye’de belli bir inanç ve ideale bağlı kalıp, sadece resim yaparak 10 yıl boyunca var olmanın kutlanması gerektiği düşüncesiyle 2026 yılını özellikle vurgulamak istedim. Bu sene birçok şehirde kişisel sergi açıp, sevgiyle bağlı olduğum ülkemin farklı şehirlerindeki, birbirinden farklı ve şahane insanlarıyla buluşmak istiyorum. Onların deneyimleri ve yorumları da besliyor beni çünkü. Şu anda da bir diğer sergim için hazırlanıyorum, içeriği sürpriz olsun.



















