Mezopotamya Ovası’nın ortasından yükselen kadim “sarı” şehir Mardin’in sokaklarına, müzelerine, manastırlarına, tarihi yapılarına, sit alanlarına ve hatta uzak kasabalarına yayılan 7. Mardin Bienali, tek kelimeyle büyüleyiciydi. Bienali izlerken aynı zamanda bu eşsiz şehrin dar sokaklarında ve taş dehlizlerinde dolaşmak, deneyimi çok katmanlı bir keşfe dönüştürüyor.
Mardin Sinema Derneği ev sahipliğinde, direktörlüğünü Döne Otyam ve Hakan Irmak’ın üstlendiği 7. Mardin Bienali, 21 Haziran 2026 tarihine kadar ziyaret edilebiliyor. Çelenk Bafra küratörlüğünde ve Peugeot ana sponsorluğunda gerçekleşen bienal, Mardin’in farklı noktalarını kucaklayarak sanat ile kentin tarihsel dokusu arasında güçlü bir bağ kuruyor. Bienal mekânları arasında güvenli ulaşım sağlayan Peugeot’ya da ayrıca teşekkür etmek gerekiyor.
Yazı: Ümmühan Kazanç
“GÖKzemin” başlığıyla gerçekleşen bienal; Türkiye ile birlikte 20 farklı ülkeden 42 sanatçı ve sanatçı grubunu Mardin’de buluşturuyor. Bu noktada küratör Çelenk Bafra’yı özellikle tebrik etmek gerekiyor. Bienal için seçilen büyüleyici mekânlar ile bu mekânlarla güçlü bir uyum kuran eserler, uzun ve titiz bir düşünce sürecinin ürünü. Çelenk Bafra ile bienal mekânlarını birlikte dolaşma fırsatı yakaladığımız turda, yalnızca eserlerin seçimi değil, onların sunuluş biçimi ve mekânsal anlatımı da dikkat çekiciydi. “GÖKzemin” temasının izinde kurulan sergileme dili, neredeyse kusursuz bir bütünlük hissi yaratıyor.
Bienal öncesinde gerçekleştirdiğimiz röportajda Çelenk Bafra, “GÖKzemin” temasını şu sözlerle anlatmıştı: “GÖKzemin benim için bir karşıtlıktan çok, birbirini sürekli çağıran iki alanın birlikte düşünülme ihtiyacından doğdu. Gök; tahayyülü, ideali, henüz gerçekleşmemiş olanı temsil ederken, zemin yaşadığımız dünyanın maddi, tarihsel ve politik gerçekliğine işaret ediyor. Bu kavram, bugün hem bireysel hem kolektif olarak nereye bastığımızı ve nereye bakarak yönümüzü tayin ettiğimizi sorgulayan sorulardan yola çıktı. Aradaki gerilim, aynı zamanda bir imkân alanı.”

Kuşların İzinde Bir Bienal
Bienalin düşünsel arka planında iki önemli metin öne çıkıyor: Aristophanes’in Kuşlar’ı ile Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı. Bu iki eser, bienali adeta kuşbakışı düşünmeye ve deneyimlemeye davet ediyor. Çelenk Bafra bu ilişkiyi şöyle yorumluyor: “Bu iki metin, Türkiye’nin Doğu ve Batı’sından farklı zamanlardan ve geleneklerden gelseler de ütopya, iktidar, yolculuk ve dönüşüm gibi ortak sorular etrafında buluşuyor. Biri satir yoluyla dünyevi düzenleri sorgularken, diğeri içsel ve kolektif bir arayışı anlatıyor.” Bafra’ya göre kuş metaforu yalnızca simgesel değil; bienalin düşünsel ve mekânsal kurgusunun da rehberi. Hareket, geçiş, mesafe ve yön duygusu bienalin farklı duraklarında hissediliyor; kuş hem yukarıdan bakabilme hem de yere temas edebilme hâlini birlikte taşıyor.Şimdi gelin Bienal mekanlarına ve sanatçıların çalışmalarına daha yakından bakalım:

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi: Bienalin Kalbi
15 Mayıs 2026’da Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’nde gerçekleştirilen açılış programı, 7. Mardin Bienali’nin güçlü başlangıç anlarından biriydi. Türk ve yabancı basın mensupları, küratörler, sanatçılar ve koleksiyonerlerin yoğun katılımı, sanata duyulan ilgiyi görünür kılıyordu.
Müzenin galerileri ve geçiş alanları, onlarca sanatçının çalışmasıyla dönüştürülmüş durumdaydı. Malgorzata Mirga-Tas, Zahit Mungan, Ahmet Doğu İpek, Hamra Abbas, Isaac Chong Wai, Khalil Rabah, Erinç Seymen, Maro Michalakakos, Camila Rocha, Jakup Ferri, Erkan Özgen, Slavs and Tatars, Michael Rakowitz, Ali Kaaf, İrem Tok, Özgür Demirci, Hiwa K, Hüseyin Aksoy ve Cansu Çakır burada işleriyle karşılaştığımız sanatçılar arasında yer alıyor.

Özellikle Camila Rocha’nın tavandan sarkan yaprakları ve zemindeki tekstil yerleştirmesi dikkat çekiciydi. Yerel dokumaları ve Doğu Anadolu’daki damlarda uyuma geleneğini çağrıştıran çalışma, birlikte düş kurma fikrine poetik bir gönderme yapıyor ve ziyaretçilerin yoğun ilgisini çekiyordu.

Kervansaray’da Askıda Kalan Uçuş
Yukarı Mardin’in önemli tarihî yapılarından Kervansaray, bienalin en etkileyici duraklarından biri. Girişte ziyaretçileri karşılayan Esmeralda Kosmatopoulos’un yerleştirmesi, Attâr’ın Mantıku’t-Tayr anlatısını mekâna özgü biçimde yeniden yorumluyor. Kuşların yedi vadi arasındaki yolculuğu burada fiziksel hareketten çok zihinsel bir deneyime dönüşüyor. Attâr’ın kuşlarından esinlenen tekstil kanatlar, bedenden ayrışarak uçuşun kendisine işaret eden askıda kalmış bir hareket izlenimi yaratıyor. Kanatlar, yön duygusu ile özgürlük arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
Kervansaray’da ayrıca Ekin Kano, Rozelin Akgün ve Basim Magdy’nin çalışmaları da izleyiciyi farklı düşünsel katmanlara davet ediyor.

Marangozlar Kahvesi’nde Sanat ve Gündelik Hayat
Açık terası, Mezopotamya Ovası’na bakan manzarası ve kahve kültürüyle Mardin’in en popüler buluşma noktalarından biri olan Marangozlar Kahvesi, bienal süresince gündelik yaşam ile çağdaş sanatı buluşturan özel bir mekâna dönüşmüş.
Mehtap Baydu, Hamra Abbas, Mehmet Ali Boran ve Alper Aydın’ın işleri, kahve kokusunun sarmaladığı bu kıraathanede bambaşka bir deneyim yaratıyor. Sanat burada steril galeri ortamından çıkarak sohbetlerin, karşılaşmaların ve gündelik akışın içine karışıyor.

Deyrulzafaran Manastırı
Mardin’in güneydoğusunda yer alan Deyrulzafaran Manastırı, antik dönemlerden günümüze kesintisiz kutsal kullanımıyla öne çıkan çok katmanlı bir dinî ve mimari kompleks. Hristiyanlık öncesi, geç antik ve Orta Çağ dönemlerine ait mimari katmanlar; özellikle ana yapının altında yer alan ve çoğu zaman yeraltı güneş tapınağı olarak tanımlanan mekân etrafında düşey bir süreklilik oluşturuyor. Daha sonraki Hristiyan yapı evreleri de bu yeraltı katmanının üzerine inşa edilerek yeraltı, yüzey ve göğe yönelen mimari arasında bütünlüklü bir ilişki kuruyor.
5. yüzyıldan itibaren Süryani Ortodoks geleneğinin önemli merkezlerinden biri hâline gelen manastır; kiliseleri, şapelleri, avluları, keşiş hücreleri ve sarnıçlarıyla yalnızca bir ibadet alanı değil, aynı zamanda uzun erimli bir kutsal peyzaj sunuyor.
Bu muazzam yapı, ilk kez bienal mekânı olarak kullanılıyor. Yapıya adım attığım ilk anda, “Burada bir hafta yaşasam gerçekten bütün sıkıntılarımdan arınırım” diye düşünmeden edemedim. Taş duvarları, avluları ve kontrollü ışık kullanımıyla göğe yönelen bakış hissi, bienalin “GÖKzemin” teması için adeta biçilmiş kaftan.

Kar Leoparlarının Sessiz Nöbeti
Manastıra yaklaşırken ziyaretçileri, Vahap Avşar’ın giriş kapısına paralel biçimde yerleştirdiği “Kar Leoparları” karşılıyor. İlk bakışta bana Mezopotamya uygarlıklarının anıtsal kent kapılarını, özellikle de İştar Kapısı’nı hatırlattı. Ancak bu çalışmalar yalnızca heykel değil; sanatçının ifadesiyle “yaşayan heykeller.” İlk olarak Buhara Bienali için tasarlanan eserler, yoğun bürokratik süreçlerin ardından Mardin’e getirilmiş. Bir dönem Özbekistan’da yaşamış kar leoparlarından hareketle kurgulanan bu devasa figürler, eski yapılardan sökülen antika ahşap kolonların dönüştürülmesiyle oluşturulmuş. Kar leoparlarının göğüs boşluklarına yerleştirilen arı kovanları ise çalışmayı çarpıcı biçimde başka bir düzleme taşıyor. Arılar, leoparların iç kısmında yuva kurarak nesli tehdit altındaki bir tür ile başka bir canlının yaşamını birbirine bağlıyor.
Yıkılmış evlerden elde edilen ahşapla biçimlenen bu arı kovanları, yok oluş ile barınma arasında şiirsel bir ilişki kuruyor. Bu yaklaşım aynı zamanda manastırın tarih boyunca birlikte yaşama kültürünü taşıyan yapısıyla da güçlü bir bağ kuruyor.

Gökkubbeler, Vadiler ve Hakikat Arayışı
Deyrulzafaran Manastırı başka önemli işlere de ev sahipliği yapıyor. Atinalı sanatçı Maro Michalakakos, Attâr’ın zorlu vadilerinden ilhamla oluşturduğu yedi “çuvaldız” formuyla izleyiciyi metaforik bir yolculuğa davet ediyor.
Pelin Kırca’nın Aysız Bir Gece adlı işi, Mantıku’t-Tayr’daki hakikat arayışını güncel görsel bir dille yorumluyor. Manastırın korunaklı mimarisiyle dikkat çekici bir ilişki kuran Isaac Chong Wai ise eski bir çocuk ve gençlik cezaevinin demir çitlerinden bir tekne inşa ediyor. Kapanma, geçiş ve özgürleşme fikirleri, yapının tarihsel ruhuyla beklenmedik bir diyalog kuruyor. Canan Dağdelen’in revak altına yerleştirilen gökkubbeleri ise Selçuklu kubbelerinin tuğla imgesini çağrıştırarak toprağa dayalı bir inşa geleneğine gönderme yapıyor.

Dara Antik Kenti: Yeraltına Açılan Bir GÖKzemin
7. Mardin Bienali’nde ilk kez sergi mekânı olarak kullanılan Dara Antik Kenti, doğası, tarihsel katmanları ve dramatik topografyasıyla “GÖKzemin” kavramının en güçlü karşılıklarından birini sunuyor. Mezopotamya’nın açık ufkunda ilerleyip nekropol alanını geride bıraktıktan sonra, yeraltındaki devasa sarnıç Zindan’a ulaşmak yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir deneyime dönüşüyor. Mekân, adeta bir film sahnesini andırıyor. Taş merdivenlerden inmeye başladığınız anda kulaklarınıza yankılanan bir ses eşlik ediyor. Bu ses, Selçuk Artut’un mekâna özgü tasarımı.

Sesin Mekâna Dönüştüğü An
Mardin için ürettiği yeni çalışmasında Selçuk Artut, ses ve hareketten oluşan bir düzenek aracılığıyla boşluğa bırakılan çağrı ile ona verilen karşılıklar arasında ritmik bir ilişki kuruyor. Sarnıcın doğal akustiği, görünmez bir diyaloğun taşıyıcısına dönüşüyor. İşin yarattığı atmosfer o kadar etkileyici ki, insan bu ses enstalasyonunun bienal sonrasında da kalıcı olarak burada varlığını sürdürmesini diliyor.
Zindan’da mutlaka görülmesi gereken bir diğer çalışma ise Alper Aydın’ın mekâna özgü dev heykeli.

“Sistem Hatası / Güncelleyiniz!”
Alper Aydın’ın Sistem Hatası / Güncelleyiniz! adlı eseri, bir yılanın yutmakta olduğu meleğin askıda kalmış anı üzerinden günümüzün sıkışmışlık hâline işaret ediyor. Bilgelik ve şifanın simgesi olan yılan, burada kuşatıcı sistemleri temsil ederken; gökyüzünden yeraltına indirilen melek, işlevsizleşen kanatlarıyla koruyucu niteliğini kaybediyor.
Agora’da Šejla Kamerić’in Mardinli ustalarla birlikte ürettiği Agape Bankı dikkat çekerken, Stadtkuratorin Hamburg’un “Kosmostan Müştereklere Doğru” programı iş birliğiyle sunulan Oglala Lakota sanatçısı KITE’ın işi de bienalin çok katmanlı anlatısına yeni bir yön ekliyor. Xul Solar’ın kozmoloji, mistisizm ve tarot kültürü üzerinden şekillenen görsel evreni ise nekropol girişinde yaşam ile ölüm arasında güncel bir döngüsellik hissi yaratıyor.

Kızıltepe Ateş Beyler Hamamı: Kolektif Hafızanın İçinde
Mardin Havalimanı’na yakın konumuyla kentin en büyük ilçesi olan Kızıltepe, tarih boyunca İpek Yolu’nun önemli kavşaklarından biri olarak ticaretin ve karşılaşmaların merkezi olmuş. Uzun yıllar ilçenin ilk ve tek hamamı olarak kullanılan Ateş Beyler Hamamı ise ritüellerin paylaşıldığı, toplumsal ilişkilerin kurulduğu güçlü bir kamusal alan. 2007’de bölgenin ilk çağdaş sanat sergilerinden birine ev sahipliği yapan hamam, yaklaşık yirmi yıl sonra bienal için yeniden kapılarını açıyor.
Bugün mekân, kentsel gerçeklikle doğrudan temas kuran bir sergileme alanına dönüşmüş durumda.

Hamamın Fantastik Dünyası
Midyatlı sanatçı Bawer Doğanay’ın hamamın cephesi ve girişinde konumlanan vitray, baskı, resim ve oyma çalışmaları; zanaat ile güncel sanatın fantastik dünyasını buluşturuyor. Sanatçının renkçi yaklaşımı, ziyaretçileri daha ilk anda içine çeken güçlü bir görsel anlatı yaratıyor.

Hilal Can’ın hamamın dış yüzeylerini ve halvetlerini kaplayan resimleri ile mekâna özgü yerleştirmeleri ise katmanlı bir deneyim sunuyor. Gözde İlkin’in Kökler Hatırlar Manzara Bükülürken adlı yerleştirmesi; kumaş, nakış, tohum ve performatif videoyu bir araya getirerek hafıza ile beden arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor.
Bir diğer halvette, Senem Rabia Sekban ve Fatma Alara Akgün tarafından kurulan Bi Acayip Hane’nin yerleştirmesi dikkat çekiyor. Her insan kalbinin bir han olduğuna inanan iki sanatçının işi, mekânı yedi katmanlı bir içsel yolculuk alanına dönüştürüyor.
Carlos Aires, Mehmet Ali Boran, Yasmeen Al Daya, Fares Ayash, Alfredo Jaar ve Larissa Araz’ın işleri de Ateş Beyler Hamamı’nın çok sesli atmosferine katkı sunuyor.

Mardin’e Yakışan Bir Bienal
7. Mardin Bienali, yalnızca eserlerin sergilendiği bir sanat organizasyonu değil; Mardin’in tarihî, kültürel ve coğrafi hafızasıyla birlikte deneyimlenen bütüncül bir rota.
Çelenk Bafra’nın küratöryel yaklaşımı, eserleri yalnızca mekânlara yerleştirmekle kalmıyor; her bir işi bulunduğu yerle düşünsel ve duygusal bağlar kuran bir anlatının parçasına dönüştürüyor.
“GÖKzemin”, gök ile yer, tahayyül ile gerçeklik, geçmiş ile bugün arasında salınan sorular sormaya devam ediyor.
Ve Mardin… Bu bienalde yalnızca ev sahibi değil; başlı başına en güçlü eserlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.



















