Yazılarımda bellek üstünde durmamın nedeni aslında siyasal, ekonomik, kültürel olayların sürekli birbirine benzer biçimde yinelenmesinden kaynaklanıyor. Bu ısrarım, sürekli parlak gelecek düşleri kuranlara ve tüketim ekonomisinin yönlendirmelerine yatkınlara, “geçmiş olan geçmişte kalır, yarın ne var” düşüncesinde olanlara yavan gelebilir. Ne ki, Türkiye’de, yakın ve uzak coğrafyasında gergin bir ortak alan oluştu; ortak geçmişi ve ortak belleği de içeren bu ortak alanın günümüzü nasıl olumlu ya da olumsuz etkilediğini yaşıyoruz. Bir de bu ortak alan etkili varlığı dolayısıyla sanat üretimi aracılığıyla gündeme getiriliyorsa, sanatçının bu ortak bağımlılığın bilincinde olmaması düşünülemez.
Ortak Alan (Public Sphere) Habermas, Hanna Arendt ve Nancy Fraser’in söyleminde önemli bir bilgiler içeriyor; ancak Habermas’ın 1962 yılında Almanca yayımlanan (Öffentlichkeit) 1989’da İngilizce, 1997’de de Türkçe baskısı yapılan Kamusallığın Yapısal Dönüşümü söylemi zaman içinde eleştirel yaklaşımlar içerdi. Habermas, tüm vatandaşların ortak ilgi alanlarını “sınırsız bir şekilde” bir araya gelip tartışabileceği kavramsal bir ideal alan olarak tanımlıyordu. Sanırım, örneğin Hiroşima’dan sonra ve günümüzdeki ortak savaşlar, ortak çevre felaketleri vd. ortak olumsuzluklar açısından “ideal” geçerli bir kavram değil.
Soğuk Savaş sürecinde İki Kutuplu Dünya terimiyle tanımlanan durum bunun geçerli olmadığını gösterdi. Dünya Komünizm-Kapitalizm alanları olarak ikiye bölündü. Örneğin, 1990’lara kadar Batı sanat sistemi ve sanayisi kendisini bilim, teknoloji, endüstriyel ilerleme, özgür, bağımsız, çözümsel ve eleştirel bir yapı olarak tanımladı. Doğu toplumları ve kültürleri ise, genellikle maneviyatı ve mistisizmi vurgulayan öznel, sezgisel, bağımlı toplumlar olarak görüldü. Bu yarılmanın sanat aracılığıyla kırıldığı ilk örnek 1972 XX. Münih Olimpiyatları sırasında gerçekleştirilen Dünya Kültürleri ve Modern Sanat (World Cultures and Modern Art) sergisidir (1).
İkinci örnek ise, 1989’da Pompidou Sanat Merkezi’nde Jean Hubert Martin’in gerçekleştirdiği Yeryüzü Büyücüleri (Magicienne de la Terre) Sergisi bu karşıtlığı birleştirme amacını taşıyordu ve bir ölçüde de başarılı oldu.
2000’lerde bu ivmeyi öncelikle AB demokrasilerinde yaşayan mülteci kökenli sanatçılar, ikinci aşamada Orta-Doğu, Güney Akdeniz ve Post-Sovyet sanatçılar, üçüncü aşamada da bu ikilemden rahatsız olan Avrupalı sanatçılar tetikledi. 1970’lerde Sovyet Rusya’da başlayan İlya Kabakov’un Moscow Conceptualism, Erik Bulatov’un Stots Art (Moskova Pop), Andrey Monastyrsky’nin The Collective Actions Group. ‘Ball’ action gibi, Batıdaki gelişmelere koşut öncü sanat hareketlerinin önemi 1990’larda anlaşıldı. 1990’larda keşif ilişkileri ve sergileri birbirini izledi, 1991’de bizim de katıldığımız Krakow’da düzenlenen Bilinmeyen Avrupa (Europe Unknown), Harald Szeemann, Rene Block Bojana Pejic, David Elliott gibi küratörlerin gerçekleştirdiği sergilerle bu dünyanın yarısına görünmez olan üretim gündeme taşındı.
21. Yüzyılın içinde yaşamaya devam ettiğimiz kaderi belirleyen 9/11 faciasından sonra gerçekleşen Dokumenta Kassel 11’in küratörü Okwoui Enwezor (2002) kataloğun ön yazısında kolektif bilincin ve ortak alanın yeniden bilgi ve duyarlılıkla doldurulması gerektiğini belirtti. Documenta için oluşturduğu beş platformuna ilişkin kavramını “kamusal alanların bir takımyıldızı” fikrine dayandırdığından beri, bu Documenta, Habermas’ın özetlediği gibi ideal kamusal alanın çöküşünün üstesinden gelmeye çalıştı (2).
Yakın geçmişte bu konu özellikle ülkemizde bienallerin açıkoturumlarında gündeme getirildi.
Örneğin 7. İstanbul Bienali (22 Eylül – 30 Ekim 2001) dolayısıyla düzenlenen açıkoturumlarda küratör Yuko Hasegawa’nın Egokaç kavramına koşut olarak Birlikte Varoluş, Kolektif Bilinç, Kolektif Zeka ve Ortak Bağımlılık başlıkları altında tartışmalar yapıldı. Birlikte Varoluş oturumunda Yasuo Kobayashi’nin Doğu alçak gönüllülüğüyle, Hans Ulrich Obrist’in Batı çokbilmişliğiyle yaptığı konuşmalar dikkati çekmişti. Kobayashi konuyu insanın kendi içine doğru yolculuğuna ve doğayla barışıklığına bağlarken, Obrist birçok bilgin ve kuramcının adını artarda dizerek, farklı kuramlar ve pratikler arasında ilişki kurma projelerine değindi. “İçinde yaşadığımız bu dünya nedir?” gibi basit bir sorudan başlayıp, farklı coğrafyadan, farklı kültürlerden gelen insanların hangi koşullarda birlikte var olacağı sorusuna, diyalektik bir varoluş ya da bütünün küçük bir parçası olmayı kabul eden bir varoluş gibi, iki uçtan yanıtlar verildi (3).
Bu kavramlar ancak düşünce, ifade ve yaratıcılık özgürlüğünün olduğu ülkelerde tartışılabilir ve ortak bellek üstüne temellenir. Ortak belleğin sanat yapıtları aracılığıyla diri tutulması, sıradan bir yaratıcılık ögesi değil, bir gerekliliktir; ortak belleğin canlandırılması, irdelenmesi, yorumlanması ve eleştirilmesinin engellenmesi ise, düpedüz sansürdür. Kanımca, ortaklık ve bağımlılık egonun zorlandığı alanlar. Bağımlılığın inanç, umut, güven gibi olumlu, düşkünlük, tiryakilik, bel bağlama gibi olumsuz anlamları var… Bağımlılığın siyasal ucu bizi kolonileşmeye ve kendi kendimizi kolonize etmeye kadar götürür. Ortak bağımlılığın olumsuzlukları uluslararası sanat ortamında da geçerli olursa, siyasette ve ekonomide yaşadığımız ürkütücü ve yıkıcı durumların benzerleri ortaya çıkar. Bağımlılığın zıt anlamı olan bağımsızlık hiç vazgeçemeyeceğimiz özgürlüğü işaret ederken, aynı zamanda bir tarafsızlığı ve ilgisizliği de işaret edebilir – dünyada bağımsızlığı sınırlayan açlık, yoksulluk, bireysel şiddet, çevre felaketleri gibi gerçeklere karşın sınırsız bağımsızlık istemek gibi… Tarafsızlık/ilgisizlik yaratıcılığı ve sanat ortamındaki ortak enerjiyi söndürür.
Dünyayı küresel siyasetin ve ekonominin vurdumduymazlığına, bencilliğine ve insan kırımına karşı uyaran küresel heterojen muhalefet ve şimdilik İsrail-Filistin-İran savaşıyla noktalanan benzersiz tehlikeli bir sürecinin içindeyiz. Bu duruma artık epistemolojik alanda paradigma değişikliği ya da önümüze açılmış yeni bir dünya düzeni demek çok zor.
Burada iki şeyi itiraf edebilir miyiz? Dünyayı sarsan olaylar, binlerce kişinin ölümüne neden olan bir facia olsa da olaylar karşısında edilgen kalmaya da zorlanıyoruz ve her ne kadar kendi irademizle olmadığı çok açıksa da bir paradigma değişikliği içinde olduğumuzu fark ediyoruz… Çünkü, ne olursa olsun, yeni bir şeye başlamak istiyoruz; ancak geçmişi de sorumsuzca kullanarak çözümlenemeyecek kadar karmaşık bir duruma getirdik. Gerçekte, birinci, ikinci, üçüncü, dünya ülkeleri gibi ayrımcı bir sınıflamaya mahkûm edilen ama yine de 20. Yüzyıl başından bu yana var olabilen ortak sanat bağımlılığı çeşitli sınavlardan geçti. Ne ki, kapağını kapadığımız ya da kapamaya çalıştığımız kutuda bu sınavların olumsuz sonuçları da var. Bu sonuçlar bizi ürküttüğü için Pandora’nın kutusunu açmaya ve belleği hakikat bağlamında kullanmaya çekiniyoruz. Kutuyu sanat üretimiyle açmak en etkin eylemi oluşturuyor.
Birincisindeki edilgenliğimizle ikincisindeki etkinlik isteğimiz bir ikilem oluşturuyor. Bu ikilemle baş edip, söz konusu önümüze açılan düzeni eleştirmeye kalkıştığımızda düşünce ve davranış arasındaki ortak bağımlılığı unutmamalıyız. Düşünce platformlarında ortak kavramlar, düşünceler, yaratıcılıklar, bilinçlerden söz ettikten sonra, sanatı uygulama ve yaymada ortak amaçlar ve hedefler, ortak projeler üretip, ortak zaferler kazanmaya hazır olmalıyız; siyaset ve ekonomide gerçekleşmesinden umudu kestiğimiz bir paylaşımcılığı ve katılımcılığı uygulamayı başarmalıyız…
Neo-kapitalist ve müdahaleci devlet siyasetinin özgür ve bağımsız düşüncenin metaforlarını içeren bienallerde yaşanan ikilemleri de itiraf etmek zorundayız. Sanat üretiminin Kitsch ile seviştiği örnekler pazara ve disneylandizme bağımlıdır. Kısıtlı demokrasilerde üretim oto-sansürü içerir. Oysa bienaller ortak bağımlılık platformları olarak icat edilmiştir. Kanımca en olumlu ortak bağımlılık büyük sergilere katılan sanatçıların yapıtlarının ve bu yapıtların kavramlarının yanyana dizilmesinden oluşan metaforik ortak bağımlılıktır. Şimdi, bu ortak alanın güncel bilimsel ve teknolojik gelişmeler (sosyal medya, dijital iletişim, yapay zekâ) bağlamında nasıl bir işlev ve anlam içereceğini deneyimliyoruz.
- https://www.amazon.com/World-cultures-modern-art-Indo-America/dp/3765414654
- https://repository.up.ac.za/server/api/core/bitstreams/645b9fe4-5748-4dae-9292-19b332e69de8/content
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/757783

















