Umberto Eco geride bıraktığı Çağın Torunlarına Bir Mektup günümüzde sınırsız bir iktidara sahip olan Neo-kapitalist hafıza siyasetinin gençler üstündeki olumsuz egemenliğine karşı önemli bir uyarıdır. Bu mektuptaki “Biz hayata geldiğimizde, yüz binlerce sene önce birçok şey zaten yaşanmıştı. Biz doğmadan önce ne olduğunu öğrenmek önemli çünkü bugün birçok yeni şeyin neden olduğunu anlamaya yarar” sözleri belleksizlik temelindeki bilgi ve bilinç yoksunluğunun sonuçlarına dikkat çekiyor.(1)
Belleksizliğe karşı günümüzde görsel dil, görsel düşünce, görsel yaratıcılık alanındaki üretimlerde bireysel ve toplumsal bellek bağlamında siyasal, tarihsel, geleneksel, sosyolojik ve özgeçmişlere ilişkin içerikler, kavramlar, metaforlar, belgesel malzemeler yer almaktadır. Bu üretimlerin topluma sunulmasının gerekliliği modern ve çağdaş sanat müzelerinin ana işlevi olmuştur; bu açıdan bu kurumlar gerektiği gibi işletilirse toplumsal belleğin zengin imge deposudur.
Çağdaş sanat alanındaki 45 yıllık mesleğimde gerçekleştirdiğim sergilerde bu özellikleri son derece ilginç biçim ve estetikle yansıtan çok sayıda resim, üç boyutlu yapıt, yerleştirme, fotoğraf ve video sunuldu. Bunların büyük bir bölümü Türkiye’deki kamusal müze ve sanat merkezi altyapısının yetersizliği yüzünden koleksiyoncuların ve sanatçıların atölye ve depolarında bekliyor; ya da ne yazık ki artık mevcut değil. Bu yazıda ve daha sonraki yazılarımda bu yapıtları yeniden gündeme getirerek belleği canlandırmayı amaçlıyorum.

1988’de Serhat Kiraz bağımsız sanatçı girişimi olan Öncü Türk Sanatından Bir Kesit sergilerinin bağlamında Dolmabahçe Sarayı Resim ve Heykel Müzesindeki Hareket Köşkü’nde (Sarayın depremde sığınak olarak kullanılan binası) kendine ayrılan odada iki duvarı bütün satırları karartılmış günlük gazete sayfalarıyla kapladı ve odayı pencerelere babaannesinin evinde saklı, savaş zamanlarından kalma kara perdelerle örterek kararttı. Perdelerin üstüne de kırmızı boya püskürttü. Odanın ortasına da gazeteleri sıkıştırmak için kullanılan adı işkence olan aletle sıkıştırılmış bir gazete yığınını yerleştirdi.
Bu 1980 darbesiyle düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığına gönderme yapan görüntülerin karşısına çok daha vahim bir cezalandırmayı gösteren bir elektrikli sandalyede oturan insan figürü içeren bir imge yerleştirdi. Günlerin Görüntüleri – Bugünün Görüntüsü başlığını taşıyan bu yapıt, o dönemde gerçekleştirilen en etkin siyasal eleştiri içerirken bugün de anlamını koruyor.

1989 2. İstanbul Bienali’nde Fransız sanatçılar Patrick&Anne Poirier’in (ikisi de 1942 doğumlu) Aya İrini’nin ana mekanına yerleştirilen büyük demir çerçeveli triptik Anadolu uygarlıklarının belleğini etkin bir biçimde gündeme getiren, zamanında satın alınsaydı, şimdi toplumun hayranlıkla izleyeceği bir yapıttı. Patrick ve Anne Poirier fotoğrafçılık, çizim, enstalasyon ve anıtsal kamusal heykel gibi çeşitli medyalarda çalışmış olmalarına rağmen, eserleri her zaman hafıza, arkeoloji, harabeler, memento mori, parçalanma, kayıp ve hatırlamayı çevreleyen temalarla ilgilenmiştir. Bunu dile getirirken, “cehaletin veya kültürel belleğin yok edilmesinin her türlü unutulmayı, yanlışlığı ve aşırılığı beraberinde getirdiğine ve elimizdeki tüm mütevazı araçlarla bu genelleşmiş bellek yitimine ve yıkıma karşı koymamız gerektiğine inanıyoruz” diyorlardı. 1989 yazında Aphrodisias’a gittiler; genç bir sanatçı olan Selim Birsel onların asistanlığını üstlendi. Sanatçılar Aphrodisias’taki zengin heykel birikiminden seçtikleri parçaların kâğıt kalıplarını aldılar, triptik’in içine yerleştirdiler ve triptiğin kenarlarına gaz lambaları astılar. Apsis’in altındaki dar geçitte ise 12 adet teneke vitrincik içinde yine bu papier mache heykel parçaları yer alıyordu. Bunlardan dört adedini yok edilmeden önce korumak üzere aldım. Türkiye’de çok önemli arkeolojik araştırmalar değerli arkeologların çabasıyla sürdürülüyor. Öte yandan Neo-kapitalist düzenin olumsuz müdahaleleriyle bu mirasın zarar gördüğüne de tanık oluyoruz.


1991’de Yunan sanatçı Dimitri Alithinos yapıtlarını 1981’den bu yana dünyada dolaşarak seçtiği yerlere saklıyordu; Maçka parkında da 4 metre çapında gümüş kaplama bir demir diski sakladı. Bu yapıtın bir bellek olarak saklanması anlamını taşıyordu. Sanatçı bizi eksik olan bellek enerjisi konusunda bilinçlendiriyordu. Başka bir deyişle Alithinos, saklanmış olanın varlığı yoluyla hakiki olanı vurguluyordu. Alithinos burada soğukkanlı ve iyi düşünülmüş bir stratejiyle, sanat sistemini sorguluyordu. Sanat yapıtının saklanması, görsel sanatı görünmez ve pazarlanamaz kılıyor ama yapıtın tinsel varlığı bir mit üretiyordu. Dev bir disk gümüş kağıtlarla kaplandı ve BM Galeri’de galeri duvarı önüne yerleştirildi. Bu durumuyla yapıt belagat ve nesnellik yansıtıyor, dilsiz ve çorak görünüyor ama sonsuz bir mükemmeliyet simgeliyordu. Minimalizmin eksiltici karakteri izleyicinin algı gücüne ve deneyimine göre yorumlanacaktı. Sanatçı bu yapıtı, her tarafında yüzlerce yıllık kültür ögeleri görünen İstanbul’da bir yere saklamak istiyordu ve İBB’den alınan izinle Maçka Parkı’na gömüldü ve orada duruyor. Biz İstanbul’da çoğu kez hala yer altında saklı olan kültür ögelerini düşünürüz ama çelişkili olarak yer üstündekileri umursamayabiliriz. Görünmeyen kültür kalıntılarının tinsel enerjisi, mitleşmiş varlıklarıyla bilinç altımıza inatla yerleşmiştir.

1994’te Rene Block IFA müdürüyken Almanya’da üç kentte (Berlin, Stuttgart, Bonn) Türkiyeli sanatçıların sergisini gerçekleştirmek üzere Sabine Vogel ve beni küratörlüğe davet etti. Birlikte çalıştık ve İskele başlıklı bir sergi gerçekleştirdik. Türkiye’de üretilen çağdaş sanatın Avrupa’daki ilk kapsamlı gösterisi olan sergiden iki yapıt bellek üstüne önemli bir metafor oluşturuyordu. Ayşe Erkmen Berlin’de Kreuzberg’de Heinrichplatz köşesindeki binanın cephesine Am Haus (Evde) başlıklı, Türk diasporasını temsil eden Türk dili ile ilgili bir yerleştirme gerçekleştirdi. Dilbilgisinin ilginç bir yönü geçmişe ait söz dizimindeki miş-li geçmiş ekidir; bu ekin bütün biçimlerinin dizildiği yerleştirme kalıcı olarak Türklerin Almanya’daki varlığının belleğini oluşturuyor.

İkinci iş ise Hale Tenger’in Bosna Hersek Savaşı üstüne Nezih Ölüm Gardiyanları başlığıyla gerçekleştirdiği anma ve bellek işiydi. Tenger, 1992-1995 Bosna Hersek savaşı sırasında Türkiye’ye göç edenlerin durumunu yansıtan bir araştırmanın sonucunu gösteren fotokopi haber belgelerini suyla doldurduğu 800 kavanozun içine yerleştirdi. Bu kavanozlar Stuttgart sanat merkezinin tiyatro salonunda oturma alanına yerleştirildi.
Bu yıl Bosna Hersek’te Serebrenica katliamının 30.yılı dolayısıyla anma törenleri yapılacak
Türkiye’nin yerel ve küresel bağlamda siyasal, ekonomik ve kültürel krizlerle boğuştuğu günümüzde de Guy Debord’un şu sözleri durumu açıklıyor: “Tarihin ve hafızanın felce uğramasının, tarihsel zaman temeli üzerinde kurulu olan tarihin terk edilmesinin mevcut toplumsal örgütlenmesi olan gösteri, zamanın yanlış bilinci’dir.(2)
Zamanın yanlış bilicinin temelinde tarihsel geçmişle hakikat temelinde yüzleşememek ve belleği de eğlence ve tüketim kültürünün şatafatında eritmek yatıyor. Bellek içeren sanat üretimi bu şatafatı ters yüz ederek bilinç yolunu aydınlatıyor.
Beral Madra, Haziran 2025
Dipnotlar
1-https://medium.com/standart/umberto-eco-ve-çağın-torunlarına-bir-mektup-1f1a8f63df87
2-Guy Debord, 1967, Society of the Spectacle, 158, The spectacle, as the present social organization of the paralysis of history and memory, of the abandonment of history built on the foundation of historical time, is the false consciousness of time.

















