Lidice Memorial bünyesindeki Lidice Sanat Koleksiyonu (Lidice Art Collection – LAC), Nahit & Huma Kabakci Koleksiyonu’ndan (NHK Collection) önemli bir bağış alarak koleksiyonunu uluslararası alanda güçlendirdi. Nahit & Huma Kabakci Koleksiyonu’nun ikinci kuşak temsilcisi Huma Kabakci ile uluslararası öneme sahip bu bağışın detaylarını, koleksiyonerlik kurumuna bakışını, Londra’daki sanat merkezli yaşamını konuştuk.
Röportaj: Ümmühan Kazanç
Huma Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Nahit & Huma Kabakci Koleksiyonu’ndan (NHK Collection) Lidice Sanat Koleksiyonu’na (Lidice Art Collection – LAC), çok önemli bir bağış yaptınız. 30 Ekim 2025 Perşembe günü, Lidice Sanat Koleksiyonu Küratörü Miloslav Vorlíček moderatörlüğünde gerçekleştirilen bağış törenine NHK Koleksiyonu temsilen siz, Lidice Memorial Direktörü Dr. Eduard Stehlík, PLATO Ostrava Direktörü Marek Pokorný yanı sıra VKV tarafından kurulan ARTER’in ilk sergisinin de küratörlüğünü üstlenen, Alman koleksiyoner ve küratör René Block katıldı. Lidice Koleksiyonu’na eser bağışlama kararınızı ne tetikledi? Bu karar sizin koleksiyonerlik anlayışınızla nasıl örtüşüyor?
Ben, beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Öncelikle, NHK Collection (yaklaşık 900 eser, 200’den fazla sanatçı ile) olarak bir nesil-ötesi sorumluluk taşıyor. Koleksiyon başlangıçta babam Nahit Kabakci tarafından 1980’lerin sonundan itibaren sistematik şekilde kurgulandı; ben de bu mirası devraldım ve koleksiyonun yalnızca bir özel zevk veya yatırım objesi değil, açıkça toplumsal ve sanatsal bir varlık olduğuna inanıyorum.
Lidice Sanat Koleksiyonunun (Çekya) gösterdiği misyon, koleksiyonu koruma, yayma ve farklı bağlamlara açma yönündeki istekliliği benim için güçlü bir ortak payda oldu. Koleksiyonumuza ait seçkin eserlerin böyle bir kurumda yeni izleyici gruplarıyla buluşması, “elde tutmak” yerine “paylaşmak” perspektifini güçlendirdi. Bu karar, benim ikinci jenerasyon koleksiyoner ve küratöryel yaklaşımımla oldukça örtüşüyor: Koleksiyonun, yalnızca ‘mülkiyet’ anlamında değil, ‘temsil’ ve ‘erişim’ anlamında işler hâle gelmesi; sanatçı-izleyici ilişkilerinin, coğrafi ve kültürel sınırların ötesinde kurulması önemli. Örneğin kadın sanatçılar, göç-diyaspora temaları, kimlik politikaları gibi daha önce odaklandığım konular (örneğin Fahrel Nissa Zeid, Gülsün Karamustafa, İpek Duben ve Mona Hatoum gibi sanatçılar) koleksiyonun ruhunu da biçimlendirdi.
Böylece bağış, koleksiyonun “özel alanda bir sermaye” olmaktan çıkıp “kamusal bir kaynak” olmasına doğru bir adım oldu; bu da kişisel ve kurumsal düzeyde sorumluluğumu yansıtan bir yön.

Ara Güler, Alexander Kosolapov, Babi Badalov, Edin Numankadić, František Burant, Ferruh Başağa, Gia Gugushvili, Işıl Eğrikavuk, Sabina Shikhlinskaya ve Volkan Aslan’ın da aralarında bulunduğu 65 eserden oluşan bir seçkinin bağışı yaptınız. Bağışlanan eserlerin seçimi nasıl yapıldı? Bu eserleri bağışlamayı düşündüğünüzde hangi kriterler öne çıktı?
İlk olarak, koleksiyonda yer almakta olan eserlerin bağış yapılacağı kurumun bağlamı, koleksiyonun misyonu ve eserin bundan alacağı/vereceği katkıyı göz önünde bulundurdum. Yani sadece “eser göndermek” değil, böyle bir bağışın kurum-eser-izleyici üçgeninde anlam üretmesi benim için önemliydi. İkinci olarak, eserlerin koleksiyonun kurumsal çizgisiyle, benim bireysel küratöryel ilgimle ve koleksiyonun iki kuşağının arasındaki bağlamla ilişkili olması ön plandaydı. Koleksiyonun “çapraz-coğrafi diyalog”, “kimlik/diyaspora”, “kadın sanatçı” gibi temaları vardı. Sonrasında, bağış için seçilen eserlerin teknik, lojistik ve gösterim olarak kurumun imkanlarıyla örtüşmesi de göz önüne alındı: kuruma transfer edilebilir olması, kurumun sergi/depoyla çalışma kapasitesi, eserlerin korunabilirliği gibi pratik kriterler. Son olarak kişisel olarak beni ilgilendiren nokta: “koleksiyonerlik” anlayışımda eseri yalnızca duvara asılacak obje olarak görmekten öte, eserin etki potansiyeli vardı. Bu nedenle bağışlanan eserlerin izleyiciyle buluşma imkânı yüksek, kurumun bağlamında yeni hikâyeler açabilecek nitelikte olmasına dikkat edildi.

Bu bağışın, Lidice Sanat Koleksiyonu için ne gibi etkileri olmasını umuyorsunuz?
Lidice koleksiyonuna bağışlanan eserler aracılığıyla kurumun koleksiyonunun zenginleşmesi ve çeşitlenmesi söz konusu: farklı coğrafyalardan, farklı jenerasyonlardan sanatçıların eserleri bu koleksiyonda yer alacak; bu da kurumun uluslararası görünürlüğünü, koleksiyonun sınırlarını genişletecek. Ayrıca izleyici açısından yeni bağlantılar kurulabilir: Bağışlanan eserlerle birlikte kurumun sergi programı, eğitim-etkinlik programları daha zengin hale gelir; bu da izleyici katılımını artırabilir, sanat-kamusal alan ilişkisinin güçlenmesine katkı sunabilir. Ek olarak koleksiyonerler ve kurumlar arasında rol model teşkil eden bir “bağış kültürü” oluşturma potansiyeli var: Özel koleksiyonların kamuya açılması, böylece kurumlarla iş birliği yapması, diğer koleksiyonerlere ve kurumlara ilham verebilir diye düşünüyorum. Nihayetinde, bu tür bir bağış kurumun kültürel miras, arşiv, eğitim misyonlarını pekiştirir; ben kurumun bu bağışı yalnızca “eser transferi” olarak değil, “uzun vadeli iş birliği” olarak gördüğünü umuyorum.

Bu bağışı, Türkiye’deki bir kuruma yapmak yerine niye Çekya’daki (Çek Cumhuriyeti) bir kurum seçildi?
Koleksiyonun coğrafi odak noktası yalnızca Türkiye değil; arkasında yatan vizyon, “küresel diyalog”, “coğrafi sınırlar ötesi sanat” idi. Koleksiyonun kurumsal metadatasında da baba kuşağından itibaren Türkiye–Rusya–Orta Asya hattı gibi geniş bir coğrafya mevcuttu. Bu nedenle, koleksiyonun ruhuna ve hedeflerine en uygun şekilde ilerleyebilmek için Türkiye dışındaki bir kurumla iş birliği yapmayı tercih ettim. Lidice’nin sunduğu olanaklar, koleksiyonla kurabileceği anlamlı sinerji ve bağışın yaratacağı etki açısından oldukça ilham vericiydi. Türkiye’deki kurumlar bağış ve koleksiyon yönetimi konusunda son yıllarda önemli adımlar atıyor ve bu alan hızla gelişiyor. Ancak, bazı konularda süreçlerin hâlâ yapılanma aşamasında olması nedeniyle lojistik, izleme veya uluslararası erişim gibi başlıklarda farklı dinamikler söz konusu olabiliyor. Bu bağlamda, mevcut aşamada daha oturmuş bir uluslararası iş birliği seçeneğini değerlendirmeyi uygun buldum.

Bağış öncesinde ve sonrasında sizin koleksiyonunuzda ya da koleksiyonerlik yaklaşımınızda ne gibi değişiklikler oldu?
Bağış öncesinde benim koleksiyonerlik yaklaşımım koleksiyonu “bir arada tutma”, “koleksiyonun kendi içinde bir tutarlılığı olma” yönündeydi. Zaten koleksiyonumuzun açıklaması da bu yönde: “çapraz-coğrafi diyaloğu” destekleyen, tematik olarak diaspora, kimlik, translokalite gibi konuları içeren bir yapı. Bağış kararı süreci bana şunu gösterdi: koleksiyon sadece bir arşiv değil, bir paylaşım mekânı haline gelebilir. Bu da benim yaklaşımımı şu yönde değiştirdi: “Eseri alın, duvara asın”dan “eser nasıl izleyiciyle buluşabilir?”, “eser hangi kurumla yeni bağlamlar kurabilir?” tarzı sorulara doğru evrildi. Ayrıca bağış sonrası, koleksiyonun lojistiği, erişimi, envanteri, kurumlarla kurulan ilişkiler gibi pratik yönler daha öne çıktı. Bir de benim için her özel koleksiyonerin bu sanat ekosisteminde sosyal sorumluluğu olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla koleksiyonun bir bölümünü o değeri verebilecek bir kurumda kamuya açmak anlamlı geldi.
Türkiye’de veya uluslararası alanda koleksiyonerlerin eser bağışı yapması konusunda ne düşünüyorsunuz? Daha fazla teşvik edilmeli mi? Neden? Evet, kesinlikle teşvik edilmeli. Çünkü özel koleksiyonların kamuya ve kurumlara açılması, sanatın daha geniş izleyici kitlesine ulaşmasını sağlar, kamusal kültür alt yapısını güçlendirir ve koleksiyonerlik eylemini sadece kapital bir oyun hâline getirmekten çıkarır. Uluslararası alanda artan bağış-transfer mekanizmalarının, koleksiyonerleri kurumlarla iş birliğine yönlendirmesi önemli: Bu sayede koleksiyonlar “kapalı depo” olmaktan çıkar, sergilenir, araştırmaya açılır, farklı mecralara taşınır. Bu da sanatçılar için de izleyiciler için de fayda sağlar. Türkiye özelinde, koleksiyonerlerin bağış yapması konusunda hâlâ hem farkındalık hem lojistik bakımından bazı engeller var: örneğin kurumsal kapasite, bağış sonrası yönetim, vergisel ve yasal alt yapı gibi konular. Bu alanların güçlendirilmesiyle birlikte teşvik mekanizmaları (örneğin vergi muafiyetleri, bağış sonrası görünürlük-raporlama sistemleri) artabilir. Her koleksiyoner ayrıca kendisi için müze açma gücü de olmayabilir ve bir koleksiyonun sadece şahsi zevk ya da değer artışı amacıyla değil, kültürel katkı vizyonuyla ele alınması gerektiğine inanıyorum.

Bu bağışın, genç sanatçılar, sanat kurumları ya da sanat kamuoyuna yönelik ne gibi mesajları olduğunu düşünüyorsunuz?
Bu bağış, genç sanatçılara ve kurumlara paylaşımın gücünü hatırlatıyor. Koleksiyon yapmak yalnızca biriktirmek değil; üretimi ve görünürlüğü desteklemekle anlam kazanıyor. Sanat ekosisteminin dayanışma ile sürdürülebileceğini göstermek istedim.
Geleceğe baktığınızda bağış kavramını koleksiyonerliğin bir parçası olarak nasıl konumlandırıyorsunuz? Yani koleksiyon yapma, saklama ve zaman içerisinde paylaşma arasındaki denge sizin için nasıl?
Ben, bağışı koleksiyonerliğin doğal bir evresi olarak görüyorum. Koleksiyonun ömrü, paylaşabildiği ölçüde uzuyor. Saklamak ve aktarmak arasındaki dengeyi, yaşayan bir organizma gibi, zamanla nefes alan bir süreç olarak konumlandırıyorum.
Babanız Nahit Kabakci’dan miras kalan bir koleksiyonun devamını getirirken, kendi bakış açınızı nasıl dâhil ettiniz? Londra Royal College of Art’ta Çağdaş Sanat Küratörlüğü eğitimi aldınız. Eğitiminiz Kabakci Koleksiyonunun gelişimine nasıl bir katkı sağladı?
Babamın vizyonu bana güçlü bir temel bıraktı; ben o temeli çağdaş, eleştirel ve daha kapsayıcı bir bakışla genişlettim. RCA’daki küratörlük eğitimi, koleksiyonu sadece “eser toplama” değil, “anlam ve diyalog kurma” ve “koruma” pratiği olarak yeniden düşünmemi sağladı.
Koleksiyonunuzu eser alımı yaparak geliştirmeye devam ediyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bir eseri koleksiyonunuza dahil ederken en çok hangi kriterlere dikkat ediyorsunuz? Koleksiyonunuzda tematik bir yönelim veya kavramsal bir çerçeve var mı? Son dönemde hangi sanatçıların eserleri aldınız?
Son dönemlerle eser almıyorum hayır.
Genç sanatçılara verdiğiniz destekle tanınıyorsunuz. Bu desteği nasıl kurguluyorsunuz?
Şu ana kadar genç sanatçılara desteğim organik biçimde gelişti: sergiler, kamusal programlar ve bazen satın alma yoluyla. Bir de 2014-2022 arası Open Space adında sekiz sene boyunca kâr amacı gütmeyen bir sanat organizasyonu yürüttüm. Onlarla uzun vadeli ilişkiler kurmayı, üretim süreçlerine eşlik etmeyi tercih ediyorum. Destek, yalnızca maddi değil, aynı zamanda görünürlük ve güven alanı yaratmakla ilgili.
Hangi sanatçılar veya akımlar şu anda sizi en çok heyecanlandırıyor?
Şu anda beni en çok heyecanlandıranlar, beden, kimlik ve doğayı kesiştiren eserler ve üretimler. Özellikle Emma Talbot, İnci Eviner, Lucia Pizzani, Mika Rottenberg ve Vanessa da Silva gibi sanatçıların işleriyle diyalog kuruyorum.

Koleksiyonunuzun ilerleyen yıllarda nasıl evrilmesini hayal ediyorsunuz?
Koleksiyonun büyük bir bölümünün zamanla daha katmanlı, erişilebilir ve kamusal bir arşive dönüşmesini hayal ediyorum. Bu arşivin sadece bir depolama alanı değil, aynı zamanda üretimi, düşünmeyi ve paylaşımı teşvik eden yaşayan bir organizma gibi işlemesini istiyorum. Dijital platformlar aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaşabilen, etkileşime açık ve sürekli gelişen bir yapı… Bunun yanı sıra farklı kurumlar, sanatçılar ve araştırmacılarla kurulacak iş birlikleri sayesinde koleksiyonun hem akademik hem de kültürel anlamda derinleşen bir ekosisteme evrilmesini istiyorum. Böylece koleksiyon, geçmişle bugünü, yerelle evrenseli, kişisel belleğiyle kolektif hafızayı bir araya getiren, yaşayan bir paylaşım alanı haline gelebilir.

Londra’da yaşamak ve çalışmak, koleksiyonerlik anlayışınızı nasıl etkiledi? Londra’da çok aktif bir sanat yaşamınız var. Çok önemli sergiler düzenliyorsunuz. Bu sergilerin kavramsal altyapısını nasıl oluşturuyorsunuz? Sergilere ilgi nasıl?
Londra bana çeşitlilik, eleştirellik ve deneysel özgürlük kazandırdı. Sergilerimi genellikle kişisel deneyim, sosyo-politik bağlam ve duyusal katılım ekseninde kurguluyorum. İlgi oldukça yüksek; insanlar içten, deneyimsel anlatılara aç. Ama aynı zamanda çok fazla rekabet var.

Her ayın son perşembe günü, yemek, sanat ve sohbetin buluştuğu samimi bir yemek deneyimi sunan Freudian Bites etkinliğine ev sahipliği yapıyorsunuz. Konuk bir sanatçı, iş birliği yapan bir şef ve eğlenceli dört servislik bir yemekle, fikirlerinizi paylaşmak, merakımızı beslemek için bir araya geliyorsunuz. Kulağa çok eğlenceli geliyor. Bu etkinliğin amacı ve sonuçları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Freudian Bites, yemek ve sanatı bir araya getirerek duygusal ve düşünsel paylaşım alanı yaratıyor. Her akşam hem konuk sanatçı hem izleyici için bir “kolektif terapi” gibi geçiyor. En güzel sonucu, anlamlı bağlar kurmak.
Türkiye’deki sanat ortamı ile uluslararası sanat sahnesi arasında nasıl farklar gözlemliyorsunuz?
Türkiye’deki sanat ortamı, güçlü kişisel ilişkiler ve yüksek bir direnç kültürü üzerine kurulu; bu da onu oldukça dinamik ve özgün kılıyor. Londra’da ise yapı daha kurumsal ama aynı zamanda kapsayıcı bir biçimde işliyor. Türkiye’deki enerjiyi, üretkenliği ve samimiyeti son derece değerli buluyorum. Bununla birlikte, çağdaş sanata yönelik kamusal desteklerin artması, bu potansiyelin daha görünür ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlayabilir.
Geleceğe baktığınızda, Türk sanat dünyasında neyin değişmesini arzu ediyorsunuz?
Daha fazla dayanışma, şeffaflık ve üretim süreçlerine yatırım görmek isterim. Sanatçıların yalnızca eserle değil, süreçle de desteklendiği bir ekosistem hayal ediyorum.



















